[Bu metin, Pangea Düşünce Platformu’nda 18 Şubat 2025’te verilen aynı adlı seminerin metnidir.]
Bugün karşınıza başlıkta da belirttiğim gibi zorlu olduğu bence hemen kabul edilecek ama aynı zamanda zorunlu da olduğuna inandığım bir soruşturmayla geldim: Deleuzecü bir komünizm var mı? Yahut daha serbest bir yaklaşımla: Deleuze’ün felsefi girişiminin komünist ideye katkıları neler olabilir? “Komünist ide” deyince ne kastettiğimi şöyle izah edeyim: Eşitsizlik ve adaletsizlikle damgalı bir dünyanın mutlak olumsuzlanması. Bu serbest tanımı, Marx ve Engels’in Alman İdeolojisi’nden gelen bir tanımla bitiştirebiliriz: “Mevcudu ortadan kaldıran gerçek hareket”. Baştan söylersem, Deleuze’ün felsefi projesini bu idenin tanımlanışında işe koşmanın hem yararlı hem de bazı açılardan kaçınılmaz olduğuna inanıyorum. Fakat önce bariz olanı yani Deleuze’e komünizm sorusunu sormanın zorluğu meselesini aradan çıkarmak istiyorum.
Deleuze hem Guattari’yle ortak hem de kendi müstakil yapıtlarında komünizm sözcüğünü pek az kullanıyor. Tespit edebildiğim iki yer var: Birincisinde Anti-Ödipus’ta ilginç bir pasajda bisikletin otomobillere nazaran kazanabileceği potansiyele işaret edilirken bu potansiyelin bir “doğaya dönüş düşü” olmadığını ama “kapitalist ya da komünist toplumların ekonomik ve politik güçlerine dayanarak tüm güçleriyle bastırdıkları makinesel icatlar” namına icra edilmesi gerektiğini söylüyorlar. Konudan bağımsız burada komünist toplum denirken SSCB, Çin Halk Cumhuriyeti vb. gibi “reel sosyalist” devletlere işaret ediliyor. Sözcüğün ikinci kere geçişi daha ilginç, onu o yüzden en sona bırakacağım. Bir de şimdilik aralarında fark olup olmadığına bakmaksızın “sosyalizm” ve sosyalist” sözcüklerinin geçtiği pasajlara bakacağım. Bu pasajların sayısı epey fazla olduğundan ve bir tanesi hariç hep aynı şeye işaret edildiğinden şöyle özetleyebilirim: Çoğu Bin Yayla ve yine Anti-Ödipus’ta geçen bu pasajlarda da yukarıdaki komünist sözcüğüne benzer şekilde “reel sosyalizm” kastediliyor. Sadece, özellikle Bin Yayla ile Anti-Ödipus arasında bir değerlendirme farkı dikkat çekici: Anti-Ödipus’ta reel sosyalizm bir “devlet kapitalizmi” olarak kavranırken Bin Yayla daha ileri giderek onlara bürokratik sosyalizm diyor. Daha ileri gitmekten kastım şu: Deleuze ve Guattari çok açımlamasalar da SSCB’deki sistemi basitçe kapitalizmin bir türü olarak değil fazlalığı temellük etmenin kendine özgü bir biçimine yani özgül bir üretim tarzına sahip sömürülü bir toplum olarak kavrıyorlar. Bu nüans bugün konum değil ama kendince bir önemi olduğundan işaret etmekle yetiniyorum.
Özetle: Deleuze’ün sosyalizm ve komünizm sözcüklerini işe koştuğu bağlamların çoğu reel sosyalist devletleri işaret etme amacını taşıyor. Bu devletleri ise kendi tarzlarında baskıcı ve sömürücü bir toplumsal formasyon olarak görüyor. Fakat mesele bununla kalmıyor. İki farklı veya bu genel kullanımdan sapan pasaj var. İlki Bin Yayla’dan: Orada mevcut politik konjonktüre dair değerlendirmeler yaptıkları yerde tam olarak şunu diyorlar: “Dolayısıyla azınlıklar sorunu daha çok kapitalizmi yıkma, sosyalizmi yeniden tanımlama, dünya savaş makinesine karşı başka araçlarla karşılık verebilecek bir savaş makinesi oluşturma sorunudur.” Azınlık derken kastedilen şey hiç basit bir şey değil. Bu yüzden şimdilik onu bir yana bırakıyorum. İkinci bir sapma ise komünizm sözcüğüyle alakalı ve bu defa İtalyan Otonomist Marksist Antoni Negri’yle yapılan ve Müzakereler kitabında yer alan bir söyleşide geçiyor: “Denetim ya da iletişim toplumlarının, ‘özgür insanlar çapraz örgütlenmesi’ olarak tasarlanan bir komünizme yeniden şans verebilecek direniş biçimlerine yol açıp açmayacağını soruyorsunuz. Bilmiyorum, belki. Ama bu, azınlıkların yeniden söz alabilmesi ölçüsünde olmayacaktır. Belki de söz, iletişim çürümüştür. Para bütünüyle onların içine sızmıştır: Kazara değil, doğası gereği. Sözden uzaklaşmak gerekir. Yaratmak her zaman iletişim kurmaktan farklı bir şey olmuştur. Belki de önemli olan, denetimden kaçıp kurtulmak için, iletişim dışı boşluklar, söz kesiciler yaratmak olacaktır.”
İşte burada ilginç bir tını var. Komünizm sözcüğünü Negri kullandığı için kullanıyor, bu belli. Zaten Negri’nin ifade ettiği şeye karşı bir güvensizlik beyanı var: “özgür insanların çapraz örgütlenmesi olarak komünizm”. Deleuze buna “Bilmiyorum, belki” diyor. Sonra iletişim ve sözün çapraz örgütlenmesinden değil ama kesintisinden, söz kesiciler yaratmaktan, iletişim dışı boşluklardan bahsediyor.
Buradaki meseleyi ilk bakışta fark etmek zor olabilir. Ama bu konuşmada zorlukların en büyüğü olan zorluğa ilerlemek için önemli bir kaldıraç noktası var burada. Ki bu zorluk, belirli ve illaki de yanlış olmayan ama en hafif tabirle eksik veya sözcüğün kötü anlamında çarpık olan bir Deleuze imgesiyle yüzleşmeyi gerektiriyor. Bu imge, ağların ve bağların Deleuze’ü, olumlayıcı Deleuze, okuma stratejisi bağlamında Spinozacı Deleuze imgesidir. Karşısına ise hem Deleuzecü felsefi projeyi kavramak hem de onu komünist ideyi yeniden tanımlamak için işe koşmak üzere kesintilerin, çöküşlerin Deleuze’ünü, olumsuzlayıcı bir Deleuze’ü, Andrew Kulp’un aynı isimli kitabının tabiriyle “Karanlık Deleuze”ü çıkarmak istiyorum. Bu vesileyle burada söyleyeceklerimin Kulp’un kitabından esinlendiğini fakat onunla doğrudan örtüşmediğini de belirteyim. Bu ana zorluğun tartışmasının Deleuze’ün fark ontolojisinden, bağ ve ağ pragmatizminden bambaşkanın politikasına, komünist bir kopuş pragmatiğine geçişin de zorunluluğunu temellendirmeyi sağlayacağını iddia ediyorum.
Andrew Kulp’un yollarımı sonra ayıracağım Dark Deleuze kitabında en çok uyuştuğum iddiayı dile getirmek istiyorum. Kulp okuruna diyor ki: Deleuze felsefesini bu dünyanın yani mevcut ve örgütlenmiş olduğu haliyle yaşamın olumlanmasına indirgerseniz, onu bu yaşamın bağ ve ağlarının ontolojik bir felsefesine indirgerseniz, Deleuze’de radikal bir potansiyel taşıyan her şeyin liberal bir çözülüşüne yol açarsınız. Nihayetinde özellikle Žižek’in Deleuze okumasına sirayet eden şeydir bu: Deleuze’ü taşlamak üzere Deleuze’de radikal olan her şeyin iğdiş edilerek onda günümüz kapitalizmiyle uyumlu bir olumlayıcılığın aşırı vurgulanması. Bu tek başına Žižek’in suçu değil zira çoğu Deleuze okuru onu tam da bu şekilde okuyor. Sanki Spinoza: Pratik Felsefe kitabı bir filozofun bir başka filozof hakkındaki broşürü değilmiş de kendi felsefesinin pratik bir açımlanışıymış gibi okunuyor: neşeli karşılaşmaların örgütlenmesi, conatus’un pekiştirilmesi, organizmanın ve onu üreten mevcut yaşamın olumlanması. Kulp, bu noktada bu iğdişi ters çevirmeye ve tahammül edilemezliği nazarında “bu dünyayı” bir olumsuzlamanın nesnesi kılan daha Nietzscheci ve Marksist bir Deleuze’ü oyuna sürmeye çabalıyor. Şimdi ben böyle bir Deleuze’ü Kulp’tan görece farklı kaynaklarla, Deleuze metinlerinden hareketle inşa etmeye çalışacağım.
İlk önce conatus’la hesaplaşmak istiyorum. Bu problem, Deleuze’ün bir söyleşisinde monografi çalışmalarının nihayetinde bir “Spinoza-Nietzsche özdeşliğine” doğru gitmekte olduğunu söylemesi yüzünden karmaşıklaşır zira bana göre conatus’un panzehri Nietzsche’nin güç istencidir. Ne demek istiyorum? Öncelikle conatus elbette tek başına bir zehir değil. Aksine gerçekliğin kavranışında mühim bir statüsü var bu kavramın: Spinoza’ya çok girmeden sanırım şöyle formüle etmek mümkündür: verili bir varlığın varlıkta sebat etmesi veya kendi bileşimini muhafaza ederek eyleme kudretini arttırma yönündeki çabası. Bunun gerçekliğin bir boyutu olduğuna sanırım kimse itiraz etmez. Şimdi sorulması gereken soru şu: Deleuze, Spinoza-Nietzsche özdeşliğine neden varamadı? Daha doğrusu Nietsche’de ne vardı da Spinoza’nın conatus kavrayışıyla bir karşıtlık teşkil ediyordu? Bu sorunun Deleuze’de olumsuzun konumunu belirlemek için çok büyük önemde olduğunu göreceğiz.
Nietzsche’nin yapıtında doğrudan Spinozacı conatus’a karşı çıktığı bir pasaj var, İyinin ve Kötünün Ötesinde kitabından alıntılıyorum: “Fizyologlar, kendini koruma güdüsünün, organik varlığın asıl güdüsü olduğunu ileri sürmeden önce iyice düşünmeliler. Her şeyden önce, canlı olan, kuvvetini üzerinden atmak, boşaltmak ister. Yaşamın kendisi, güç istemi -: Kendini korumak onun dolaylı ve sık rastlanır sonuçlarından biridir. – Kısaca, burada, her yerde olduğu gibi, gereksiz amaçsal ilkelere dikkat! – Kendini koruma içgüdüsü gibi (onu Spinoza’nın tutarsızlığına borçluyuz).” Basit terimlerle ifade edersem Nietzsche problemi çok temel bir noktaya, yaşamın nasıl kavrandığına taşıyor ve Spinoza’yla arasındaki uyuşmazlığı yaşamın “kendini koruma güdüsü” olarak kavranmasıyla güç istenci olarak kavranması arasında bir fark olarak görüyor. Bu farkı nasıl ifade edebiliriz? Spinoza ile Nietzsche arasına giren Kantçı sonluluk bahsiyle meselenin özüne inebileceğimizi inanıyorum. Burada yine Deleuze’e başvuralım: Deleuze, Spinoza için şöyle der: O filozofların prensidir, en masumudur. Neden? Çünkü Kant’tan önce yazmıştır ve Kant’ın açtığı modern yarığın berisindedir. Spinoza’da düşünce doğrudan sonsuzdan, tek tözden, büyük harfle yazılan Doğadan veya Tanrıdan itibaren düşünmeye başlar. Bu masumiyet, illaki iyi bir masumiyet değildir. Zira böylece düşüncenin ufku verili gerçekliği temellendirmek yönünde bir naif ontoloji olarak belirlenir. Bu önerme, Spinoza’nın politikasında ve ontolojisinde özgürleşmeci imkânların bulunmadığı anlamına gelmiyor elbette. Fakat Kant’ın yaptığı şey şuydu: düşünceyi, bir aşma, verili olanı aşma olarak sonlulukta temellendirmek. İşte Nietzsche’nin güç istenci kavramı, bu Kantçı “verili olanı aşma” kavrayışının, sonluluk düşüncesinin bir uzantısıdır. Güç istencinde verili olanı aşmak, varlığın kendini aşması halini alır. İşte ancak bu şartla diğer bir kavrama, ebedi dönüşe geliyoruz ki ebedi dönüş, ontolojik bir ayıklama, güç istenciyle irtibatla bir ayrım kavramıdır. Ebedi dönüş, kendini aşanın, verili edimselliğini aşarak potansiyelleri edimselleştirenin geri dönüşüdür ki potansiyelleri bastıran verili olanın olumsuzlanması yani ayıklanması olmaksızın bu kendini aşmanın olumlanması da mümkün değildir.,
Şimdi bir yerlere varıyoruz işte. Spinoza-Nietzsche sözde veya imkânsız özdeşliğini Nietzsche lehine parçalamak, bizi Fark ve Tekrar’dan itibaren müstakil biçimde kurulan Deleuze felsefesinin kalbine taşıyabilir. Mevzubahis kitap, Deleuze’ün doktora tezi. Bu yapıtta Deleuze, esinini Kant’tan aldığı edilgen sentezler fikri başta olmak üzere temel kavramlarını geliştiriyor. Bu kavramlar aslına bakılırsa Deleuze’ün en erken semineri olan Temellendirme Nedir? seminerinde bile hazır gibidir ve dahası, onun bütün külliyatını kateder. Burada üzerinde durmayacağım ama bu kavramlar felsefeci Joe Hughes’un Deleuze’den Sonra Felsefe kitabında belirttiği üzere “monotondur”. Bundan lütfen şunu anlayın: Bu kavramlar isim değiştirirken kavramlar aynı kalır. Yani bir yerde bir kavram algı adını, bir başka yerde içkinlik düzlemi, bir başka yerde transandantal saha adını alabilir. Mühim olan nokta, bu pragmatik yani bağlamsal çeşitlenmeler boyunca Deleuzecü akıl yürütme biçiminin terimlerinin göreli olarak sabit kalmasıdır. Joe Hughes’un çıkardığı liste şu: 1. Bireyleşmemiş madde; 2. Birinci edilgen sentez; 3. İkinci edilgen sentez; 4. Üçüncü edilgen sentez; 5. Transandantal saha; 6. Birinci etkin sentez (sağduyu); 7. İkinci etkin sentez (ortak duyu) ve 8. Temsil/Bireyler.
Buradaki amacım size bu listeyi açmak değil. Meraklıysanız lütfen Hughes’un mevzubahis kitabını okuyun. Ben burada ebedi dönüş ve güç istencinden çıkan kavrayışın, bir de bununla ilişkili olarak olumsuzlamanın Deleuzecü felsefedeki statüsünü saptamakla yetineceğim.
O yüzden şimdi edilgen sentezlere ileriliyorum. Sentez, Kant’tan bu yana alıcılığımızın veya kendiliğindenliğimizin işlemsel temeli olarak görülür ama Kant bu fikri pek az geliştirmiştir. Deleuze’ün Kant’a nazaran ve onun projesini tamamlamak üzere yaptığı şey, bu edilgen sentez fikrini son haddine kadar geliştirmektir. Önce sentezin ne anlama geldiğini söyleyeyim: Sentez, bir şeyin türeyişinin işlemsel temelidir. Bunu bir canlı hücresinin kendini kopyalaması süreci olarak tasavvur edebilirsiniz. Deleuze, gerçekliğin bütün tabakalarında cansızlardan canlılara, cisimsel varlıklardan semiyotik varlıklara yani dile, felsefeye, sanata, bilime kadar her yerde sentezlerin olduğunu ileri sürer. Bu onun “ontolojisi” denince akla ilk gelen şeydir. Örneğin epey önemsenen arzu, düzenleme veya köksap gibi kavramlar, bilhassa birinci edilgen sentez olan bağlayıcı sentezin farklı bağlamlarda aldığı isimlerdir. Peki edilgenlik ne mânâya gelir? Edilgenlik iki anlamdadır: Birincisi bunlar bilinçten ve bilinçli algıdan kaçarlar hatta biz farkında olmadan bilinçli algının nesneleri olan bireyleri oluştururlar. Bu hem duyumsama etkinliği hem de her tür duyumsamadan bağımsız bir şekilde herhangi bir varlığın oluşum sürecidir. İkinci anlamsa bunların kendilerine aşkın yasalarının olmaması ama her tür yasalılık örüntüsünün gelip bunların işleyişinden zuhur etmesidir. Yani örneğin fizikte icat ettiğimiz türlü yasalar, örneğin kütleçekimi yasası, kütleli cisimlerin oluşumu ile etkileşimini üreten bu sentezlerin ürünüdür, onlarda tespit ettiğimiz işlemsel örüntülerin matematiksel modelleridir.
Deleuze’ün ana talebi tam olarak şudur: Gerçek oluşumların gerçek koşullarını açıklayabilecek bir felsefe. Bu açıklama bireyleşmemiş maddeyle başlar ve ona potansiyel, yeğinlikler, kuvvetler sahası, içkinlik düzlemi hatta bileşim düzlemi dediği olur. Bu açıklamanın ikinci ayağını ise işte bu edilgen sentezler teşkil eder. Bu sentezler, potansiyelleri, yeğinlikleri, kuvvetleri vs. yakalayarak bağlayan, kaydeden ve nihayet bağlama ile kaydetmenin ardından çöküş veya ölüm olarak vuku bularak birleştiren sentezlerdir. Üçüncü yani birleştirici sentez, Deleuze’ün en karanlık yeridir ve komünizm sorusunu tam olarak onda temellendireceğim.
İlk iki sentezden ilki, yeğinlikleri bağlayan sentez, Deleuze’ün gerçekten Spinozacı olduğu iddia edilebilecek noktadır. Bu sentez, serbest haldeki potansiyellerin birbirine bağlanışı, herhangi bir varlığın oluşumunun ilk yanıdır. Bir bağ ve ağ kurulur burada. İkinci sentez ise bu bağ veya ağın unsurlarının bir bellek veya bir zemin oluşturacak halde tutarlı kılınışı, aralarındaki ilişkilerin göreli bir istikrar kazanışıdır. Bunu da anlıyoruz muhakkak. Bu bazen DNA’dır veya örneğin bazen yıldız çekirdeğinde olduğu gibi kütleçekimi ve çekirdek kuvvetleri arasında kurulan göreli bir dengedir. Bunları Spinozacı terimlerle bileşim olarak birey ve eyleme kudreti olarak formüle edebiliriz. Fakat Deleuze burada kalmaz ve tam da bu yüzden Spinozacı değildir. Deleuze’ü Deleuze yapan şey, üçüncü sentez, onun içkin olumsuz uğrağıdır: Ölümün ve Çöküşün Birleştirici Sentezi.
Neden böyle diyorum? Deleuze, Kant’ın izinden giden Hegel’in izinden giden Nietzsche’nin izinden giderek kendini aşmayı temellendirmek, fark felsefesinin kalbinde bambaşka olana yer açmak ister. Farkların serbest sentezi zaten birinci sentezdir, onların tutarlılığını ise ikincisi sağlar. Ama bu sentezler mevcudiyeti kursa da burada kalmak, bizi bir mevcudiyet metafiziğiyle başbaşa bırakır. Böyle bir felsefi çerçeve, verili olanın verililiğini temellendirmekten, onun geçiciliğini veya ötesini düşünememekten muzdarip olur. İlk iki sentezin, Deleuze’ün Spinozacı imgesinde kalanlar için Deleuze denince akla gelen bu bağ ve kayıt zemininin yüzeyinde oluşan edimsel varlık, hakikaten conatus’la tanımlanır. O, unsurlarının bileşiminin sürüp gitmesinde ısrar eden şeydir. O, dünyayı olduğu haliyle olumlamak isteyen bir alışkanlık varlığı veya verili olanı yeniden üreten bir yinelemeye yakalanmış varlıktır. Birleştirici sentez, ilk iki sentezin bireyleşmemiş maddeden türemiş öznesi de olan bu varlığın yeniden üretimini ortadan kaldırmaya yarar. Deleuze, serbest farklarının eklemlenişinin ve tutarlı kılınışının neticesi olan verili olanın filozofu değil bu süreçte bastırılan potansiyellerin yeniden serbestleşmesiyle açığa çıkan kendini aşmanın veya bambaşka olanın filozofudur.
Aslında problem bir yanıyla çok açıktır ve klasik felsefe lügatıyla şöyle formüle edilebilir: Değişim ve istikrarı aynı anda açıklayacak bir felsefe nasıl mümkündür? Bu felsefi problem, Herakleitos ve Parmenides çatışması olarak bilinen felsefe-tarihsel ilk polemiğe kadar geri götürülebilecek bir problemdir. İşte Spinozacı veya olumlayıcı Deleuze imgesi, Deleuze’ün Permenidesçi okunuşuna tekabül eder: conatus’ta temellenen ve neşeli karşılaşmalar aracılığıyla eyleme kudretinde bir artışın peşinde olan bir felsefe. Deleuze’ün ontolojisi denen şey, hakikaten bundan ibaret gibi alımlanır. Bu alımlanış, Deleuze’ün Bruno Latour, Rossi Braidotti ve daha düşük dozda olmakla birlikte Manuel DeLanda gibi posthümanist takipçilerinde de mevcuttur. Fakat üçüncü sentezde vuku bulan ölüm veya çöküş, alışkanlığın çöküşü ve öznenin ölümü, Deleuze ontolojisinin en az anlaşılan boyutudur ve onu komünizme bağlayan bir patika açar.
Önce sentezin kendine bir bakalım. Bunu birleştirici sentez olarak tanımlayan metin, Anti-Ödipus’tur. Bu yapıta göre bu sentez, öznenin yani larva öznenin bağlayarak kaydedilen tekilliklerden doğumundan sonra gelen ve bu bağlama-kaydetme sürecinin dondurulmasıyla vuku bulan bir “demek ben buymuşum” anıdır. Bu an, bağlama-kaydetmenin bitişi olmaksızın vuku bulmaz. Paralel bir örneği Sartre’dan almak gerekirse: Otobüse koşan biri, otobüse koşmakta olduğunu düşünür ama bunu “tefekküre dayalı” yani refleksif bir tarzda yapmaz. Özne bu noktada kendini otobüse doğru koşan biri olarak düşünmeye ancak otobüse bindikten sonra başlar. Eylemin kesintiye uğradığı noktada özne kendini ancak geriye bakışla “demek ben otobüse koşuyordum” diyerek tanımlar ve bu söz konusu sürecin çöküşü olmaksızın vuku bulmaz. Artık otobüse binmiş biridir o. Eski bağlayıcı ve kaydedici sentezlerin ürünü olan otobüse koşan biri değil.
Daha da yaklaşalım: Anlamın Mantığı bu çöküşü, olay mantığının içinde tekrar düşünür. Olay, der Deleuze, cisimsel gerçekleşmesi ve cisimsiz anlamı tesisi sırasında verili olan öznelliği ve onun tanıma kudretlerini, anlama yetisinin kategorilerinden davranışsal tepkilerine kadar alışkanlığını sekteye uğratan şeydir. Olay, bağlanmış ve kaydedilmiş, bu sayede yeniden üretilebilen her şeyi bu anlamıyla öldüren şeydir, dışarının baskın verişi veya saf ölümdür. Bu açıdan Deleuze, olayın paradigmasının ölüm olduğunu söyler. Her olay, az veya çok ölüm kipindedir: Birine aşık olmanın sizi daha önceki benliğinizden ayrılmaya itmesi gibi. Aşık olmak, ayrılmak, savaş, cinsellik, farklı ölçülerde ölümler halinde vuku bulurlar. İşte tam bu noktada Deleuze, bu ölümü yeninin yaratımının kalbine yerleştirir. İki farklı durumda farkların serbest bağlanışı ve kaydı arasında tam da bu ölüm, çökme, kesinti olmasaydı farkların verili olanın yeniden üretimine ebediyen yakalandığı bir durumda olurduk. Bir yıldız patlayıp çökmeseydi Güneş Sistemi olmayacak, gezegenimiz olmayacak, biz de olmayacaktık. Bu yenilikte bağın ve kaydın rolü, çöküşün ve ölümün rolünden, kesintinin ve olumsuzlamanın rolünden daha önemli değildir. Hatta iddiam şu ki daha önemlidir. Felsefe Nedir? kitabında bu çöküşten, onun diliyle “kaosla karşılaşmaktan” hareketle içkinlik düzlemine varılır. Bu varış, düşüncenin yeniyi üretmesinin koşuludur, düşünceyi dışarıya açan bir şiddetle vuku bulur. Şiddet, olay, kaos, ölüm, çöküş… Olumlayıcı Deleuze ontolojisi fikri için ne muazzam bir engel, değil mi?
Dağıttıklarımı toplamaya ve bu toparlanmadan hareketle Deleuze’le benim bahsettiğim anlamda komünist ideye yani mevcut olanın olumsuzlanmasına neler katabileceğini tartışmaya geçmek istiyorum.
Önce ilk başta verdiğim ayrıksı komünizm ve sosyalizm tanımlarından bir şeyler türetmek istiyorum. Negri’ye verdiği yanıtta iletişim kurmak yerine iletişim dışı boşluklar yaratmayı, sözün dolaşımı yerine söz kesiciler icat etmeyi öneriyordu. Şimdi buradaki öneriyi bu olumsuzlama meselesine bağlayabiliriz. İletişime ve söze para sızdığı oranda iletişimin kurduğu bağlar ve sözün kaydettiği şeyler kapitalist gerçekliğin yeniden üretimi amacıyla ele geçirilmiştir. Dolayısıyla ancak bu bağların kopması ve kayıtların imhasıyla ileri gidilebilir. İletişimden çıkış ve sözü silmeksizin bir yere varılamaz.
Azınlıklar problemine şimdi temas etmek mümkün. Azınlıklar, Bin Yayla’da dışarının kuvvetleri olarak düşünülür ki bu fikir ilk temelini Kafka kitabında bulur. Bin Yayla’nın formülasyonuyla azınlıklar sayıca az sayıdaki kimlik grupları değil onların potansiyel olarak muktedir oldukları dışarıyla bir ilişki biçimidir. Daha da önemlisi, azınlığın modeli ve bazen de nihai ufku olarak proletarya sunulur. Proletarya, bu minvalde artık işçi sınıfı olarak tanımlanmış bir toplumsal grup değil dışarıyla ilişkisi mutlağa taşınmış yani yeni bir yeryüzünün, yeni bir halkın, yeni bir ekosistemin, toplumsal formasyonun oluşumu için potansiyellerini kapitalizmin bağladığı ağlardan özgürleştirmiş bir kitle hareketidir. Bütün toplumsal grupların istikrar yerine değişime yöneldikleri her noktada onların azınlık-oluş süreçleri proletaryayı teşkil eder. İşte kesinti, çöküş, ölüm kipliğinde gelen olay, kapitalist ekosistemi teşkil etmek üzere tutarlı kılınıp istikrar kazanmış oluşumların, düzenlemelerin çözülüşü ve yeninin yaratımı için yeniden tutarlı kılınması arasına girer. Kapitalizm bu hareketi daima göreli olarak gerçekleştirir: köylünün kırsal varoluşunu ancak ve ancak fabrika işçisinin kentli varoluşunu tesis etmek üzere sona erdirir. Fakat mutlak hareketi dâhilinde üçüncü sentez (ki bu noktada mutlak yersizyurdsuzlaşma adını alır), kapitalizme geri dönerek onun mutlak olumsuzlamasını oluşturmaya muktedir olabilecek devrimci bir kitle hareketi olarak tasavvur edilir.
Girişteki verdiğim bir pasajı bir daha hatırlayalım: “Dolayısıyla azınlıklar sorunu daha çok kapitalizmi yıkma, sosyalizmi yeniden tanımlama, dünya savaş makinesine karşı başka araçlarla karşılık verebilecek bir savaş makinesi oluşturma sorunudur.” Şimdi gönül rahatlığıyla sosyalizm sözcüğü yerine komünizmi koyacağım. Azınlıklar problemi, komünizmi yeniden tanımlama problemidir ve bu problem, tam da gerçek hareket olarak komünizmin özüdür. Marx ve Engels’in “mevcudu ortadan kaldıran gerçek hareket olarak komünizm” kavrayışlarını artık Deleuze’den hareketle düşünebiliriz. Komünizm, gerçek harekettir çünkü:
1. Kapitalizm, ne kadar denetlemeye, bağlamaya ve ağa düşürmeye çalışırsa çalışsın kapitalizmi tehdit eden ve yeniye veya kapitalizmin dışarısına açılan olaylar kaçınılmazdır.
2. Komünizm, bir ide veya problematiktir ve bizzat doğası gereği kapitalizmin dayattığı problematiğin imhasını gerektirir.
Birinci önermemin açık olduğunu sandığımdan ikincisini açarak bu sunumu noktalamak istiyorum. Kapitalist mevcudiyet, diğer bütün mevcudiyetler gibi türümüzün belirli problemlerini yani yaşamlarımızın yeniden üretimi problematiği dâhilindeki beslenme, barınma, üreme gibi problemlerimizi çözer. Tam da bunu kendine özgü bir tarzda çözerken, doğası gereği bir çözüm kümesi olurken aynı anda bize bir başka problematiği yani kapitalizmin bütün kurum ve unsurlarıyla yeniden üretimi problematiğini dayatır. Oysa komünizm, bir yeniden üretim değil yaratım problematiğidir. Sürekli devrimin gerçek hareketi, her cepheden varlığın devrimci oluşudur. Dolayısıyla bizzat dikkatli bir şekilde ele alınması gereken bir kopuş, çöküş, ölüm yani olumsuzlama ve yıkım dinamiğidir de.
Artık bu olumsuzlamanın mutlak olduğunu, dolayısıyla diyalektikteki gibi bir içererek aşma uğrağı içermediğini söyleyebilirim. Deleuze, kendi felsefesini Hegel’den ayırırken olumsuzun çalışmasını reddettiğini söylese de bu reddin Deleuze’ün felsefesinde olumsuzun yokluğunu içermediğini söylemek istiyorum. Aksine “işe koşulan” yani “çalışan” bir olumsuz olarak üst düzeyde yeniden üretimde temellenmeyen, çelişik değil antagonist bir olumsuzlamada ısrarın Deleuze’ü anlamak ve ona komünizm sorusunu sormak için temel önemde olduğunu iddia ediyorum.