Tanrının Son Ölümü

[Bu metin daha önce, Düşünbil Dergisi‘nin Mayıs 2019 tarihli “Nietzsche ve Teoloji” başlıklı sayısında ufak değişikliklerle yayınlanmıştır.]

Nietzsche için Tanrının ölümü çokanlamlı (polyvocal) bir olaydır. Hatta o kadar ki, bunu kavramanın Nietzsche’yi olduğu kadar, onun dolayımıyla çağdaşlığımızı kavramak için de en temel mesele olduğu söylenebilir. Tanrı öncelikle Musevi-Hristiyan geleneğinde en az üç kez yahut üç farklı biçimde ölmüştür. Museviler Tanrıyı öldürüp ondan evrensel bir Tanrı yaratmış, İsa kendi ölümünden kendi dininin bir kanıtını yaratmak istemiş ve nihayet Pavlus İsa’nın ölümünden kiliseyi yaratmıştır. Kuşkusuz bu tarihsel bakımdan bir ve aynı olaydır: Çarmıhtaki İsa. Lakin yine de yerleşilen bakış açısına göre üç farklı istence bağlı olan üç farklı anlama gelecektir: olumsuz nihilizm, edilgin nihilizm ve pasif nihilizm.1 Fakat ben burada bu üç ölümle ilgilenmeyeceğim, Tanrının son ölümüyle, bizim çağdaşımız olan ölümüyle ilgileneceğim fakat onu anlamak için aynı zamanda bir nihilizm tarihi de olan bir soybilimini kat etmemiz gerekecek yine de.

Bu son ölüm, yani Hristiyan uhreviliğinin ve giderek her tür uhreviliğin dünyayı anlamlandırma (signifying) işlevinin çöküşü, Nietzsche için 19. yüzyıla damgasını vuran asli meseledir. Bu olay, nihilizmin yükseliş çağı olarak duyumsanır ve küreselleşmeyle birlikte gezegen çapında bizim çağımız haline gelen şeydir. En çok da bu yüzden Nietzsche bizim çağdaşımızdır. Şimdi Nietzsche’nin tarihselleştirdiği bu nihilizme biraz yakından bakıp, bir çağdaşlık manzarasının başlangıç noktalarını saptamayı deneyelim ve Nietzscheci stratejiyi daha yakından tanıyalım.

41_00009621_curt-stoeving_friedrich-nietzsche

Nietzsche çok farklı düzlemlerde ve bağlamlarda işleyen ve hepsi de yaşamın etrafında dönen çok sayıda gösterge rejimi keşfetmiştir. Olumsuz nihilizm, yaşamın değerinin ters çevrimiyle karaterize olur ve üstün değerler adına yaşamı değerden düşüren bir aşkınlığın, öte’nin dünyaya tatbikidir. Demek ki olumsuz nihilizm, gösterenin (signifier), kendisini gösterge zincirinden olduğu kadar semiyotik olmayan -pratikler, bedenler gibi- unsurlardan tertip ettiği halde, tertip edilmemiş nihai tertip edici olarak sunduğu despotik bir oluşumun bağrında doğar. Burada Tanrı(lar) ölür, yani kabile Tanrıları, halk Tanrıları ve daha da mühimi her tür çoktanrıcılık biçimi. İlk ölüm budur. İkinci ölüm İsa’nın çarmıhtaki ölümü, çarmıhta kendi masumiyetini ve öğretisini kanıtlayan Peygamberin, Tanrı olarak ölümüdür: edilgin nihilizm. Burada nihilizmin edilginliği, onun yaşam nazarında bir içe-dönüş olarak, el etek çekme olarak, “komşunu sevme”, “öbür yanağını dönme”, “itiraz etmeme” vb. olarak göstergeleşmesidir. Bunun bir biçimi Sokrates’te de, onun idamını kabullenişinde ve haklılığını ölümüyle vurgulamasında bulunabilir. Tepkisel nihilizm ise farklı bir çizgidedir. Tepkisel nihilist rejim, yaşamın değerden düşüşü hüküm sürmeye devam ederken, üstün değerlerin olumsuzlanması, aşkın Gösterenin yıkımı ve Tanrının son ölümünün anıdır.

Güç İstenci‘nde çileci öznellik, bilimde “nedensellik” ve “mekânizmanın” anlamın yerini alması; politikada “masumiyete inancın eksikliği”, “yalancılığın hüküm sürmesi”; ekonomide “kurtarıcı”, “savunucu bir sınıfın eksikliği”; tarihte ise “felaketçilik”, “geçmiş karşısında duygusallık” olarak betimlenir.2 Bunlar Hristiyanlığın aşkın Tanrısının, yoksul ve masum sürüsünün, o sürünün çobanı olan Ruhbanın hükmünün sona erişinin ve nihayet geleceğe yönelik kurtuluşçu esininin bitişinin semptomlarıdır. Bunu semiyotik bir dile tercüme edersek, Gösteren (signifier) olarak Aşkın Tanrının ölümü, onun anlamlandırdığı dünyevi düzeni her tür uhrevilikten soymuştur. Bu noktada şunun idraki fazlasıyla önemlidir: Bu semptomları üreten “hastalık”, zaten Hristiyanlığın içinde bulunuyordu.3 Hristiyanlık dünyanın göstergesinin bir ters çevrimidir. Gerçekliğin, gerçekte bulunmayan bir öte dünya-aşkınlık lehine olumsuzlanması, kötülükle nitelenmesidir. Tenin, sevginin ve yaşamın hınçla lanetlenişidir. Bu yüzden Nietzsche Hristiyan Tanrısının sevgisinde hıncı keşfeder, başka bir şeyi değil. O severken, sevdiği şeyin gerçekliğini (tenini, etini, yaşayan varlığını) değil, onda yaşamın en alt seviyesini, yaşamı olumsuzlayan şeyi sever. Bu yüzden Hristiyanlık, “yaşamın lanetlendiği” hınç kültürünün doruk noktasını teşkil edecektir: suçu ve vicdan azabını, iyi ve kötünün ters çevrimini.

Son ölüme dönersek, son ölümün tepkisel bir nihilizmden doğduğunu idrak ettik, fakat nihilizm orada durmaz, onu müteakip edilgin bir nihilizm dünyaya hakim olacaktır: Son İnsan. O bıkkınlıkla, hiçliği bile istememesiyle, istencin hiçliğiyle karakterize olur. Sinik bir çağdır bu. Son ölüm, insanın kendini Tanrı yerine koymasından doğuyorsa, Son İnsan da bunun beyhudeliğinin bilincinden, bir geri çekilmeden, sürüklenmeden doğar. Yine semiyotik bir dile dönersek gösterenin yokluğu, yalnızca gösterene dayalı anlamlandırmanın çözülüşü olarak değil, bizatihi her tür anlam olanağının çöküşü olarak deneyimlenir. Fakat bu durum, despotik olanın toplumlarımızın sathını terk ettiği anlamına gelmez. Tam tersine, gösterenin yokluğu onun şiddetle simüle edildiği çok çeşitli mikro-despotluklar olarak yaşamlarımızın her yanına zerk olur. Bu noktada, olmayan kökensel anlamın arayışının, takıntı, zorlantı, panik ve depresyon olarak yaygın semptomlar verdiği bir bağlama girmiş oluruz. IŞİD’in, Amerika’daki gençlerin kitle katliamlarının, Yeni Zelanda’da yaşanan son beyaz üstünlükçü katliamın vb. bizzat bu yoklukla ilişkili olduğunu düşünebiliriz. Tanrının, yani nihai anlamlandırıcının yokluğu, kökensel anlamın paranoyakça telafi edilmesine yönelik yeni tür gösterge rejimlerinin doğuşuyla taçlanır. Ki biz bunlara genel olarak “kimlik” diyoruz. Kimliğin yanı sıra, kimlikle de irtibatlı olan “yaşam tarzları” vardır. Doğrusu hem sosyal bilimde, hem de gündelik deneyimde ikisi birbirinin yerine kullanılma eğilimi taşır. Bunun nedeni, kimliğin yaşama dair bir algılama, duygulanma, ifade tarzları çokluğundan ayırt edilemez, aynı şekilde yaşam tarzının da, çoğun bir kimlik ve aidiyet sorunu etrafında kümelenen bir grubun varlığından ayrılamaz olmasıdır. Fakat salt kavramsal düzeyde onları yine de şöyle ayırt edebiliriz: Kimlik despotik gösterenin telafisi olarak işleyen ve onun yokluğunun göstergesi olan bir birlik imgesi sunar. Bu imge, imkânsız ve mitik/mistik bir kökensel birliğe dayanabilir: milliyetçilikler söz konusu olduğunda dil, tarih, coğrafya birliği gibi. Bundan farklı olarak “yaşam tarzı” bu iddiaya sahip olmak zorunda değildir, aksine o kendisini benlik-imgelerinin yüzer-gezer ve satın alınabilir olarak sunulduğu bir imge-piyasasını dayanır: sosyal medyanın gösteriş düzeneklerinin durumunda olduğu gibi. Bu durumda gösterge nicel aksiyomlara dayanır -telafi mahiyetinde olsa bile bir nitel gösterene değil- ve tık, beğeni, retweet vb. olarak mübadele edilebilir ifadeler üretir. İlki paranoyakken, ikincisi siniktir, zira kimlik kendi yitiminin paranoyasının içinde yaşarken, yaşam tarzı içselleştirilebilirliği engelleyen ironik bir mesafede deneyimlenir. Fakat geçişlilikleri de buradadır, zira bir yaşam tarzı kendini tehdit altında hissederse hızlıca kimlik biçiminde katılaşabileceği gibi, bir kimlik olarak sunulan şey de muhayyel cemaatin kapalılığına nazaran benlik-imgelerinin piyasası tarafından mübadeleye içerilebilir.

Yaşam İşaretleri

Fakat Nietzsche’nin konumunun çoklu olduğunu, bizzat tespit ettiği gösterge rejimlerinin işlev ve değerlerini de çoklu olarak değerlendirdiğini unutmamalıyız. En berbat, en yaşam düşmanı yerdeki en tepkisel kuvvetler bile yaşamın kuvvetleridir. Her bir gösterge rejimi yaşam=0’dan yükselen yaşamın işaretleridir. Dolayısıyla yaşam tarzlarının sinik ve kimliğin paranoyak rejimleri de, yaşama karşı dönmüş bile olsa güç-istencinin ifadeleridir.4 Dolayısıyla Nietzscheci eleştiri yıkıcı yanı kadar olumlayıcı yanıyla da dikkate alınmak durumundadır: o en yaşam düşmanı ortamda bile yaşam işaretlerini keşfetme çabasıdır.5 Fakat bu araştırma bizi ilk bakışta paradoksal görünen bir başka görevle, nihilizmi sonuna vardırma göreviyle karşı karşıya getirecektir.

Bu görev, nihilizmin ters çevrildiği, kendi kendini alt ettiği etkin yıkımın ya da etkin nihilizmin yürürlüğe konulmasıdır. Burada olumsuzlama, sahneyi, etkin güçlerin oyununa bırakmak üzere temizler. Dolayısıyla, Hegelci bir saklayarak/içererek aşma/yükseltme (aufhebung) ile hiçbir ilişkisi yoktur. Yaşam işaretleri, henüz bir gösterge rejimine kavuşmamış olan yaşamın etkin kuvvetlerinin çarpık bir imgede içerilerek aşılması olarak değerlendirilse bile, nihilizmin olumsuz, tepkisel ve edilgin biçimlerinin gerçek yaratıcısı olan yaşama, bu biçimlerde yaşama karşı dönen yanın olumsuzlanıp, yaşamın olumlanması diyalektiğiyle erişilemez. Aksine, artık diyalektik olmayan bir olumsuzlama, mutlak ve yıkıcı bir olumsuzlama gerekir. Zira, yaşamın saf haliyle kendini duyurması ancak nihilizmin şiddetinin sonuna vardırılması, her tür yarım isteme kadar her tür yarım ağız reddin de ötesinde bir güce dönüşmesi ile mümkün olur.

Şimdi anaakım Nietzsche tartışmalarındaki arızayı sezebiliyoruz: Nietzsche’nin nihilist olup olmadığına dair soru yanlıştır. Birincisi, Nietzsche olumsuz, tepkisel, edilgin ve etkin olmak üzere en az dört tür nihilizm teşhis eder ve bunu Tanrının ölümü olay(lar)ının etrafında tarihselleştirir. İlk üçünün sıkı bir eleştirisini yapsa da dördüncüyü olumlar, ama ilk üçünde yaşam işaretlerini keşfetmekten de geri durmaz. Fakat etkin nihilizmin veya yıkımın olumlanması da ancak ve ancak onun yaşamsal yaratıma açılması açısından düşünülür. Dolayısıyla nihilist görev, yaratıcı bir atılımın -Üstüninsanın, yeni değerlerin, yeni bir yaşamlar çokluğunun yaratımının- buyruğuna verilmiştir.

Bu yaratıcılığın şartı olan yıkımı ve yaratıcılığın kendisini daha iyi kavramak için Tanrının ölümünü başka bir noktadan daha çoğaltmamız gerekecek: Önce Tanrılar ölmüştür, aralarından tek bir Tanrı çıkıp kendisini var olan tek Tanrı olarak sunduğunda, gülmekten (Musevi Tanrısı). Sonra bu tek Tanrı insanlara duyduğu lanetli sevginin kurbanı olmuş, sevgisinin ıstırabından ölmüştür (Çarmıhtaki İsa). Bu ölümden doğan Tanrı, yani kilisenin Tanrısı ise 19. yüzyılda açığa çıkan sinik ateizm tarafından öldürülmüştür (Son İnsan). Nietzsche bu anı müteakiben doğacak yeni bir çoktanrıcılık hayal eder.

Bu hayal kuşkusuz anlam sorunuyla ilişkilidir. Despotik anlamlandırıcının yok oluşunun yarattığı edilgin nihilizmin içinde silinip giden aşkın anlama düzülen ağıtlar yerine, yeni bir nihai anlamı değil, ama bir anlamlar çoğulluğunu geçirmek gerekecektir. Nietzsche’nin sırrı belki de onun ateşli ateizminin saf pagan niteliğinde yatmaktadır: “Ahlaktan uzaklaşmış bir dünyada yaşayan biz az veya çok sayıda olanlar, inanç açısından pagan olan bizler: muhtemelen bir pagan inancının ne olduğunu ilk kavrayanlar da yine biziz.”6 Nietzsche’nin yıkıcı ateizmi yerini pagan bir dünyaya bırakmalıdır. Yaşama köstek olan zafiyetin topyekûn yıkımı, yaşamların çokluğuna açılmalıdır.

Gösterenin Çözülüşünün ve Çokanlamlılığın Anlamı

Peki çokluğun bu olumlanması, bir anlamlar çokluğunun yaratımının mümkün kılınması semiyotik açıdan ne demektir? Bunun için Nietzsche’nin neredeyse bütün eserine hâkim olan perspektivizmi tartışmalıyız. Perspektivizm şudur:

‘Her şey subjektiftir’ diyorsunuz; ama bu bile bir yorumdur. ‘Özne’ verilen bir şey değil, olan şeyin arkasına eklenen ve uydurulan ve yansıtılan bir şeydir… …’Bilgi’ sözcüğünün bir anlama sahip olduğu derecede bu sözcük bilinebilirdir; ancak diğer taraftan yorumlanabilirdir de; arkasında bir anlam yoktur, sadece anlamlar vardır. -‘Perspektivizm’… …Dünyayı yorumlayan bizim ihtiyaçlarımızdır; dürtülerimiz ve lehte ve aleyhte olanlardır.7

Demek ki öncelikle perspektivizm anlam ve yorumla ilişkilidir. Yani bir bakış açısı, bir şeyin yorumlandığı bir nokta, bir konumdur. İkinci olarak bu yorum, daha doğrusu yorumcu-bakış açısı ile yorumlanan-şeyin karşılaşması bir anlam üretir. Şeyler çok sayıda konumdan görülebileceği, yani onlara çoğul konumlardan bakılabileceği için mecburen yorumlama ve anlamın çoğulluğu da olumlanmalıdır. Ayrıca şu çok önemlidir: yorumlanan-şey çok farklı anlamlara gelebilse de bu anlamlar sonsuz değildir, zira hem bakış açısı hem de şey bir kuvvetler bileşkesidir ve kendi oluşumu tarafından sınırlanır. Kaba bir örnek alırsak: bir kalem yazmak, çizmek, birine batırmak, kırmak vb. için yorumlanabilir -kullanım da bir yorumdur. Bir sanatçı bu gündelik kullanım-yorumları aşan yeni kullanım-yorumlar icat edebilir. Ama en nihayetinde bu yorumlar kalemi oluşturan maddi kuvvetler tarafından sınırlanacaktır. Henüz yorumlama ve bakış açılarının sınırını bulamasak bile bunu sonsuza taşıyamayız. Zira bir yorum, yeni bir bakış açısının şeyle karşılaşmasından doğduğu oranda, gelecekte edimselleşecek yeni yorum ve anlamların potansiyelini olumlasak ve anlamın tüketilemezliğinde hemfikir olsak da, bu onu sonsuz yapmaz.

Perpektivizmin diğer mühim yanı ise, bunun “özneye göre bir bakış açısı” fikri içermiyor oluşudur. Daha ziyade tersi doğrudur. Özneler, bir bakış açısına yerleştikleri, onları önceleyen bir maddi kuvvetler alanında konumlandıkları oranda özneleşirler. Bir bilinç daima kendisini teşkil eden kuvvetler bakımından ve o kuvvetlerin tertip ettiği konum açısından açıklanmalıdır, tersi değil. O halde perspektivizm bir kez anlaşılınca anlamların üretimi olarak yorumlama etkinliğinin özneye göre, öznel bir yorumlama olmadığı da anlaşılır. Gösteren diktatörlüğünün sonu olarak Tanrının son ölümünü anlamsızlığın mutlaklığı kadar, anlamın liberal göreciliğinden de korumak gerekmektedir.

Daha doğrusu edilgin nihilizmin de yıkımının ardından Nietzscheci proje, anlamı kökene yeniden-yerleştirmeye (yeni bir olası tektanrıcılığa, bu bir maskaralık olsa bile), kökensel anlamsızlığı olduğu gibi olumlayan, kendini sinik yaşam tarzlarının beyhude gündeliğine teslim eden edilgin nihilizme ve çokanlamlılığı kültürel-bireysel görecelik olarak alıp kimlik mefhumu içinde mikro-despotik gösteren simülasyonları icat eden göreciliğe aynı anda direnmelidir. Bu projenin analitik yörüngesini, gösterge rejimlerini üretildikleri maddi kuvvetler ve cisimsel konumlar içinde eklemleyerek yorumlamak oluşturur. Bu, her nerede bir anlam üretiliyorsa, onu kimin ürettiğini -bir verili özneye değil istence göndererek- sormaktır: bir anlam iddiasında bulunan istenç, bir fenomen üzerinde hak iddia eden istenç ne istemektedir?8:

‘Bir istencin istediği [şey]’ ifadesi bizi yanıltmamalı. Bir istencin istediği, bir nesne, bir hedef, bir amaç değildir. Amaçlar ve nesneler, hatta sebepler yalnızca belirtidir. Niteliğine göre bir istencin istediği farkını olumlamak ya da farklılaşanı yadsımaktır.9

Özneler, bu açıdan kendilerinde bir istencin edimselleştiği bir kavşak, bir düğüm noktasıdır. Öznede bir şey isteyen daha derin bir kendilik, adına beden denilen ve kendisi de doğanın kuvvetlerinin bir kıvrımı olan bir başka bilinçsiz faildir. Nietzscheci semiyotik perspektivizm o halde bedenlilik merkezli bir düşüncedir. Nietzsche’nin perspektivizmi yorumlama süreçlerini, hak iddialarını ve anlam üretimini sırası geldiğinde doğanın kuvvetlerinin kıvrımı olarak bir bedenin oluşumunun, zuhur edişinin semptomlarına dönüştürür. Bu beden, ister bir cansız cisim, bir bitki, ister hayvan, ister insan ya da tüm bunların bileşimi olsun; bunlar ister bireysel ister topluluk halinde olsunlar, çoğul bir varlıktır: “Bedenimiz çok sayıda ruhun oluşturduğu bir toplum yapısıdır”10 ve yine “Benim hipotezim: Çeşitlilik olarak özne”11. O halde bu beden olarak kendilik düzeyinde de istençlerin bir çoğulluğu, bu düzeye ait bir çokluk bulunur. Özne ve bilinç, nihayet bu çoklu-kendilikten edimselleşen bir tekil-çokluktur. Bedenin kıvrılmasının ilk anlamı, onun bir doğa kuvvetleri çokluğunu virtüel bir düzeyde kaydetmesiyse, özneleşmek de bu durumda bu kıvrımların herhangi bir çokluğunun açılmasıdır. Bu açılma semiyotik düzeyde bir anlam üretimini tetikleyen bir karşılaşmanın etkisidir. O halde anlamın üretimi, karşılaşmaların yarattığı duygulanımlarla açıklanacaklardır. Bir göstergenin bedenliliği, bu açıdan, içerdiği duygulanımın maddiliği ile ilişkilidir. Her gösterge -dilsel olsun olmasın-, farklı düzeyleri farklı şekillerde işgal eden bir duygulanımı mecburen içerir. Gösterge, bedenlerin karşılaşmasını işaretler. Özneleşme de bu işaretleri takip ederek zuhur eder.

Son Ölüm: Yas Çalışmasının Ötesinde

Çağımıza özgü iki sorunlu mefhumu “kimlik” ve “yaşam tarzı” olarak işaret etmiştik. İlerleyen bölümde en sinik, en paranoyak, en yaşam yani yaratım ve farklılaşma karşıtı halinde bile olsalar bu mefhumların da yaşamsal kuvvetlerin üretimi olduğunu keşfettik. Dolayısıyla Nietzscheci semiyotiğin anlamların üretimi -ve anlamsızlığın ilanında-, sinizm ve paranoyada -ve kendi hastalıklarında-, göstergelerin duygulanımsal maddiliğini kat eden bir perspektivizm icat ettiğini kesin olarak söyleyebiliriz. Bu maddilik düzeyinde özneleşme çokluktan-çokluğa, beden ve cisim olarak sarmalanmış maddi ve virtüel bir çokluktan (bakış açısı), karşılaşmanın tetiklediği bir özneler çokluğuna (anlamın üretimi, zira özne bu üretimin yan etkisidir) kat edilen harekete tabi kılınır. O halde bu noktada “kimlik” ve “yaşam tarzı” mefhumlarının (öz)eleştirisinin özüne temas etmemiz gerekecek: sorun öncelikle metodolojiktir, zira kimlik ve daha gevşek olan yaşam tarzı gibi mefhumlar genellikle onlardan çok daha zengin olan bir özneleşme süreçleri çokluğunu görünmez kılma tehlikesi taşırlar. Daha doğrusu, bu iki mefhum bu süreçlerin bastırılışının bir yan etkisidir: ya oraya “bakanın” semiyotik düzeyde icra ettiği bir bastırma ya da oradaki kuvvetler mücadelesini kazanan yaşam karşıtı bir istencin icra ettiği, özneleşme süreçlerinin çöküşünü mümkün kılan bir bastırma.

Buradan yola çıkarak ikinci mesele etik/politik olacaktır. Nietzscheci proje, çoklu özneleşme süreçlerinin, anlam üretiminin çoğulluğunun mümkün kılındığı bir geleceğe işaret eder. Bir yandan güncellikteki çoğul olanakları, yani yaşama karşı dönen istençlerde bile olsa yaşam işaretlerini yeniden değerlendiren perspektivizme, diğer yandan pagan, çoktanrıcı bir yaşamsal atılım eşlik etmelidir. Bu durumda yıkım uğrağının ve yasın bitişinin ardından gelecek olan şey yıkımdan bile şiddetli olmak durumundadır. Fakat bu şiddet artık yaşam karşıtlığının şiddeti olmadığı gibi, yıkımın şiddeti bile değildir. O çocuğun yaratıcı masumiyetinin şiddeti, bizatihi yaşam olan şeyin şiddetidir: “Masumiyettir çocuk ve unutkanlık, yeni bir başlangıç, bir oyun, kendiliğinden yuvarlanan bir çember, ilk hareket ve mukaddes bir ‘evet’tir. Evet, yaratma oyunu için kardeşlerim, mukaddes bir ‘evet’ lazımdır.”12 Burada olumlanan artık, son ölümden sonra dönenin, her ölümden sonra dönen yegane şeyin, yani yaşam ve onun çoklukları, yaşamın sarmaladığı ve ürettiği çoklu özneleşmelerdir.

Kaynakça

DELEUZE, G., Nietzsche ve Felsefe, Çeviren: F. Taylan, Norgunk Yayıncılık, 2010.

KLOSSOWSKI, P., Nietzsche ve Kısır Döngü, Çeviren: M. Yakuboğlu, Kabalcı Yayınevi, 1999.

NIETZSCHE, F., Böyle Buyurdu Zerdüşt, Çeviren: M. Batmankaya, Say Yayınları, 2009.

NIETZSCHE, F., Deccal, Çeviren: A. Kaya, Say Yayınları, 2008.

NIETZSCHE, F., Güç İstenci, Çeviren: N. Epçeli, Say Yayınları, 2010.

NIETZSCHE, F., İyinin ve Kötünün Ötesinde, Çeviren: M. Tüzel, İş Bankası Kültür Yayınları, 2016.

Notlar:

1G. Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, s. 194-199.

2F. Nietzsche, Güç İstenci, s. 69-70.

3F. Nietzsche, Deccal, s. 33

4“Dinin kökeni, yabancı oldukları için insanı aniden yakalayan aşırı güç duygularında yatar ve vücuduna bağlı uzuvlarından birini anormal derecede ağır hisseden ve bu yüzden üzerinde başka bir adımın yattığı sonucuna varan hasta bir adam gibi, saf homo religiosus kendini farklı kişilere böler”. F. Nietzsche, Güç İstenci, s. 116.

5Okur bir bütün olarak Pierre Klossowski’nin Nietzsche ve Kısır Döngü‘süne bakabilir. Klossowski, Nietzsche’nin giderek şiddetlenen hastalığının semptomlarında bizatihi yaşamın işaretlerini nasıl takip ettiğini güçlü bir şekilde gösterir.

6F. Nietzsche, Güç İstenci, s. 632.

7Age, s. 326.

8G. Deleuze, Nietzsche ve Felsefe, s. 105-107. Deleuze buna “dramatizasyon yöntemi” der.

9Age, s. 106.

10F. Nietzsche, İyinin ve Kötünün Ötesinde, s. 24.

11F. Nietzsche, Güç İstenci, s. 330.

12F. Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, s. 51.

Bir Cevap Yazın