İnsan Olmayanlar “Değerli Meta” İşler Mi?

Geçen gün bir arkadaşım vesilesiyle iki posthümanist felsefe akademisyeninin bir yazısına rastladığımda epey heyecanlandım. Zira kendimce üzerinde düşündüğüm bir problemi ele alıyorlardı: Marx ile posthümanizm arasında Deleuze ve Guattari aracılığıyla bir ilişki tesis etmek! Daha somut bir ifadeyle insan olmayanların kapitalist üretimde icra ettikleri eyleyiciliğin hesabını verebilecek bir Marksizm inşa etmek! Daha ne olsun… Fakat “Machinic agency and datafication: Labour and value after anthropocentrism” (“Makinesel eyleyicilik ve verileştirme: İnsanmerkezciliğin ardından emek ve değer”) başlıklı makaleyi (Markelj ve Bueno, 2024) okudukça heyecanımın yerini yavaş yavaş bir hayal kırıklığı ve karamsarlık aldı. Öyle görünüyordu ki Marx’ı okuma konusunda felsefe camiası hâlâ epey kötü durumdaydı. Makaledeki iki iddia bilhassa koca bir yanlış anlama silsilesini davet ediyor, kapitalizmin komünist eleştirisini çıkmaz yollara sokuyordu:

  1. Değerin üretiminde insan olmayanlar da eyleyicidir, onlar da değer (yani artık değer) üretirler.
  2. Marx, insanmerkezci bir filozof olduğundan bunu görememiştir.

Her iki iddiaya da karşı çıkmayı hem bir entelektüel dürüstlük meselesi hem de politik ufuk meselesi gördüğümden oturup bu metni yazmaya karar verdim. Karşı iddialarım aslında son derece basit ve birbiriyle bağlantılı olacak:

  1. Teknik makineler, “ham maddeler” ve diğer insan olmayanlar kuşkusuz zenginliğin üretiminde eyleyicidir ama asla ve asla yalnızca insanlar arasında anlamlı olan bir im olan değerin üretiminde değil.
  2. Marx, tam da insanmerkezci bir filozof olmadığı için bunu derinlemesine analiz edebilmiştir.

Konuya “Marx’ın insanmerkezciliği” ile başlayacağım. Zira bu “yaftayı” ortadan kaldırırsak geri kalan argümanı inşa etmek çok daha kolay olacaktır.

20. yüzyılda Marksizmin macerası çetrefil çoklu hatlar izledi ve Marx’ın külliyatı üzerinde büyük bir ikincil literatür tortusu birikti. Marx, kendi yapıtını bir mücadele silahı olarak tasarladığından bu birikim akademiden çok militanlardan kaynaklandı. Marx’ın insanmerkezciliği yaftasının ana kaynaklarından biri, Lenin’den üçüncü dünyanın kapitalizm, emperyalizm ve sömürgecilik karşıtı diğer militan teorisyenlerine kadar çok sayıda yazarın bu birikimleridir. Bunu kötü bir şey olarak söylemiyorum, tam aksine… Bu militanlar, 20. yüzyıl başında İngilitere ile onun jandarması Rus Çarlığı’ndan daha sonra ABD ile onun jandarması Siyonist İsrail Devleti’ne kadar çeşitli açık ve örtük zor araçlarına sahip somut dünya kuvvetleri sûretine bürünmüş bütünleşik dünya kapitalizmiyle doğrudan bir mücadele yürütüyordu. Bunlar elbette “toplumsal” kuvvetlerdi ve ekolojik krizin artan endişeli bilinci 21. yüzyıl dönemecinde bütün entelektüel ve politik ufku ele geçirene kadar insan ötesi kuvvetleri hesaba katma yönünde pek az hakiki basınç vardı. Bu yüzden bu uzun 20. yüzyılda Marx’ın problemlerini daha geniş ekolojik problemlere doğru açma çabası, tarihin yüzyıl boyunca görece unuttuğu Bogdonav gibi azınlık figürlerin elinde kaldı. Anaakım ise (özellikle “reel sosyalist” ülkelerde) kapitalizminkine eş bir problematik ufukla hareket ediyor, derdini “üretkenlik/verimlilik artışı”, “kalkınma/sanayileşme” ve “ulusal refah” gibi terimlerle ifade ediyor, insan olmayan bileşenleri sırf bir “gelişmiş teknoloji” ve “ham madde” yönetişimi diliyle ifade ediyordu. Bu yüzden genel olarak Marksizmi ve özelde Marx’ın külliyatını “insanmerkezci” ve “kalkınmacı” bir “ekonomik model” olarak ele almak, Marx’ı çeşitli düzeylerde “doğa üzerinde tahakküm” kurma düşünün modern bir taşıyıcısı olarak görmek ziyadesiyle kolaydır. Fakat aynı zamanda devasa bir teorik-felsefî hatadır.

Biraz da o dönemde anlaşıldığı haliyle felsefeye karşı yazdıklarından ötürü (ya onu övmek ya da yermek amacıyla) Marx’ın bir filozof olduğunu unutmak, hatta inkâr etmek yaygın bir tutum. Elbette bahse konu makalenin yazarları bu yolu tutmuyorlar. Fakat yine de metnine gereken hermeneutik özeni de göstermiyorlar. Gösterselerdi mesela Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin Gotha Programı’na eleştirisinde yazdığı şu satırları okurlardı:

Emek, tüm zenginliğin kaynağı değildir. Emek kadar doğa da kullanım değerlerinin (ne de olsa maddi zenginlik bunlardan oluşur!) kaynağıdır; emeğin kendisi de, bir doğa [kuvvetinin], insanın emek [kuvvetinin] ifadesinden başka bir şey değildir. Yukarıdaki söz çocuklar için yazılan tüm okuma kitaplarında bulunur ve çalışmanın, ilgili nesnelerle ve araçlarla birlikte gerçekleştiği kabul edildiği sürece doğrudur. Ama sosyalist bir program, kullanım değerlerinin bir anlam taşıması açısından vazgeçilmez olan koşulların bu tür burjuva deyimleriyle örtbas edilmesine izin veremez. İnsanın emeği, sadece, insan kendisini başından itibaren doğanın, yani tüm emek araçlarının ve emek nesnelerinin ilk kaynağının sahibi saydığı, doğayı kendisine ait kabul ettiği sürece, kullanım değerlerinin ve dolayısıyla aynı zamanda zenginliğin kaynağı olur. Burjuvalar, emeğe doğa üstü yaratıcılık gücü atfetmek konusunda çok iyi nedenlere sahiptir; çünkü tam da emeğin doğaya bağımlılığı yüzünden, kendi emek [kuvvetinden] başka hiçbir varlığa sahip olmayan insan, tüm toplumsal ve kültürel koşullar altında, kendilerini çalışmanın maddi koşullarının sahipleri kılmış olan başka insanların kölesi olmak zorundadır. (Marx ve Engels, 2014, ss. 20, 21, çeviri değiştirildi)

Veya Kapital‘in birinci cildinden şunu:

Çalışma, her şeyden önce, insanla doğa arasındaki bir süreçtir; bu süreçte, insan, doğa ile kendisi arasındaki madde alışverişini kendi çabasıyla yürütür, düzenler ve denetler. Doğanın sağladığı maddelerin karşısında bir doğa [kuvveti] olarak yer alır. Doğanın sağladığı maddeyi kendi yaşamında kullanılabilecek bir biçimiyle mülk edinmek üzere kendi canlı varlığının doğal [kuvvetlerini], kollarını ve bacaklarını, kafasını ve ellerini harekete geçirir. Kendi dışındaki doğa üzerinde etkide bulunur ve onu değiştirirken, aynı zamanda kendi öz doğasını da değiştirir. Böylece, doğada uyuklamakta olan [kuvvetleri] geliştirir ve bunların hareketini kendi emri altına alır. (Marx, 2011, ss. 181, 182, çeviri değiştirildi).

Dahası bu tür pasajlar bütün külliyata, özellikle Alman İdeolojisi‘nden sonraki metinlere bütünüyle yayılır. Eş deyişle bu beyanlar, ayrık olarak belirtilmemiş ve Marx’a ait veya Marx’ın üzerinde hareket ettiği bir ontolojiye işaret eder: Emek kuvveti, bir doğa kuvvetidir; doğadaki diğer kuvvetleri yönlendirir ve onlar tarafından yönlendirilir; “toplumsal ve kültürel koşullar”, bu tür doğa kuvvetlerinden biridir (veya doğa kuvvetlerinin özgün bir belirlenimidir) ve kapitalizm altında sermayenin tahakkümü, emek kuvvetini sömürüye yönlendirir vs… Marx’ın perspektifi, kendinde ekolojik bir bağlama açılır ve kapitalizmin sonuç olarak belirli bir ekosistem üretimi tarzı olduğunu muştular (bu tartışmayı derinlemesine bir şekilde Ekoloji ve Ekonomi I: Sermayenin Girişimleri ve Yeryüzünün Mukavemeti kitabımda yaparak Marksist ve posthümanist bir doğa felsefesi geliştirdim, ona bakmanızı şiddetle öneririm. Zaten bu yazıyı da o kitabı yazdığım için yazmak zorunda hissettim).

O halde soru: Marx neden bir bütün olarak doğayı (veya kendi posthümanist dilimde belirli bir üretim sürecinde bir araya geldikleri kadarıyla insan ve insan olmayan doğa parçalarını) zenginliğin üreticisi görse de değer teorisinde değerin kaynağının sadece insan emek kuvveti olduğunu söyledi?

Yazarlar, Marx’ı insan istisnacılığıyla suçlarken Marx’ın değeri yaratımını insanın etkinliğinin bilinçliliğinde temellendirdiği gibi (Marx için alenen boş metafizik olan) bir iddia ortaya atıyorlar (Markelj ve Bueno, 2023, 1061). Kendi karşı iddiaları ise eyleyiciliğin bu tarz bir insanmerkezci tasavvurunu bertaraf ederek başlıyor (ki bu konuda hemfikirim) ve temelde günümüz bilgisayarlı sistemlerinin ilişkisel (ağ ve bağ kurma) kudreti sayesinde bir tür “yükseltme etkisi” (amplifying effect) ürettiğini ve bunun da artık değer üretimi anlama geldiğini söylüyorlar (Markelj ve Bueno, 2023). Her şeyden önce, yazarların hakkını şu noktada teslim etmek gerekir: Marx’ın insanın bilinçli eylemine ziyadesiyle felsefî yatırım yaptığı, bal arılarının ve örümcüklerin biraz hakkını yediği vakıadır (Marx, 2011, 182). Fakat emek kuvveti, kendinde gizli, tuhaf, istisnai bir şey bulunduğu için değerin üretiminde başrol oynuyor değildir. Peki bu işin sırrı nedir? İşin sırrı, eyleyiciliği doğrudan yalnızca insanlara etki eden ama insan aracılığıyla insan ötesi etkiler üreten ücret ilişkisindedir: Nihayetinde değeri üreten şey, ücretin emek kuvvetinden elde edilenden az olmasıdır. Marx’ın iddiası bundan ibarettir:

İlk olarak belirtmemiz gerekir ki, makine emek sürecine daima bü­tün olarak, değerlenme sürecine ise her zaman kısmi olarak katılır. Ürüne aktardığı değer, hiçbir zaman, yıpranması yoluyla ortalama olarak kaybettiği değerden fazla olmaz. Bundan ötürü, makinenin değeri ile düzenli aralıklarla ürüne aktardığı değer parçası arasında büyük bir fark olur. Değer oluşturan bir unsur olarak makine ile ürün oluşturan bir unsur olarak makine arasında büyük bir fark vardır. Aynı makinenin aynı emek sürecinde tekrar ve tekrar iş gördüğü süre ne kadar uzun olursa, bu fark o kadar büyük olur. Her gerçek emek aracının veya üretim aletinin emek sürecine her zaman bütünü ile girdiğini, değerlenme sürecine ise kendi günlük ortalama yıpranması oranında olmak üzere her zaman yalnızca kısmen katıldığını, daha önce görmüştük. Ne var ki, bütün ola­rak kullanım ile günlük yıpranma arasındaki bu fark, makinede alette­kinden çok daha büyüktür; çünkü makine, daha dayanıklı malzemeden yapıldığı için daha uzun ömürlüdür; çünkü kullanımı sıkı sıkıya bilimsel yasalarla düzenlenip yönetildiği için kendi parçalarının yıpranmasında olsun, tükettiği malzemede olsun daha büyük bir tasarruf sağlanmasına olanak verir ve çünkü üretim alanı, aletin üretim alanı ile kıyaslanama­yacak kadar büyüktür. Bunların her ikisi için, yani gerek makine ve gerekse alet için yapılan günlük ortalama masraflan veya günlük ortalama yıpranmaları ile yağ, kömür vb. gibi yardımcı malzeme tüketimleri ne­deniyle ürüne aktardıkları değer parçasını düşecek olursak, tıpkı insan emeğinin hiçbir katkısı olmadan hazır bulunan doğa güçleri gibi, bedava iş görürler. Makinenin üretken iş görme gücü aletin üretken iş görme gücünden ne kadar büyük olursa, parasız olarak sağladığı hizmetlerin kapsamı da aletin sağladıklarına oranla o kadar büyük olur. İnsanoğlu, geçmişte harcanmış ve nesnelleşmiş bulunan emeğinin ürününe, büyük ölçekli olarak, tıpkı bir doğa gücü gibi bedavaya iş gördürmeyi ancak büyük sanayide öğrenir. (Marx, 2011, s. 372, 372)

O halde problemi net bir şekilde bir artık değer problemi olarak çerçeveleyebiliriz: İnsan olmayan doğa parçaları kendilerine ödenenden fazlasını üretebilir mi?

Bu soru sorulduğu anda saçmalığını açığa vuracaktır zira münferit kapitalist açısından üretim sürecindeki her şey maliyet kalemleri oluşturur ve çeşitli sebeplerle üretim etkeni olan her şey bütün maliyetiyle metaya ölçekli olarak eklenir: Bir bilgisayarlı CNC tezgahı, en üstün otomasyon, YZ tasarım özellikleri, her ne kullanılıyorsa kullanılsın bunlara ödenen ücretler, üretilen metaların toplam değerine bütünüyle yansır. 100.000 birim çorabı AI destekli tasarımla tam otomatik bir fabrikada üretseniz bile artık değer, makinelerden sökülüp alınmış olmayacaktır: makineleri doğuran genel zekânın temellükünden neşet edecektir zira geniş dil modelleri başta olmak üzere YZ uygulamaları bütünüyle büyük veriye, yani farklı mecralarda birikerek bilâbedel edinilmiş (büyük oranda insani ama ondan ibaret olmayan) ekosistemik etkileşimlere bağımlıdır. Kapitalizm altında her tür makine, belirli bir eyleme biçiminin protokolleştirilmesidir ve yegâne amacı “konuşan aleti” “sessiz aletlere” dönüştürmektir (fakat makineler elbette edilgen değildir ve insanlardan farklı, kendi yöntemleriyle mukâvemet ederler ve kendi gündemlerini kapitalistlerin bütün arzularına karşın takip edebilirler). Bunun nedenini anlamak için üretim sürecine daha da yakından bakmak gerekiyor.

Bir üretim süreci, daima ikili bir süreçtir: Aynı anda hem değeri taşıyacak kullanım değeri olan bir doğa parçasının üretimi hem de bizzat değerin üretimi. Bu iki süreç, ölümcül bir kavga halindedir ve birincisi daima ikincisine tâbidir. Zira sermayenin kendi kütlesini daha büyük bir ölçekte yeniden üretmekten başka hiçbir amacı yoktur ve bütün süreçleri (itiraz edilmediği müddetçe) sadece bu amaca matuf olacak şekilde örgütler. Yazarların yaptıkları asıl hata, üretim sürecinin bu ikili ve tahakküm içeren boyutunu gözden kaçırmalarıdır. Makineler ve diğer insan olmayan doğa parçaları değerin üretiminde belirli bir metanın kullanım değeri olarak üretiminde ömründen harcadığı kadar rol oynar. İnsan olmayanlar kesinlikle zenginlik üretiminin olmazsa olmaz bir eyleyicisi iken artık değerin üretiminin eyleyicisi bu yüzden olamazlar (bu hiç de artık değerin zaman esasında ölçülebileceği anlamına gelmez). Çünkü onların maliyeti meta muhasebesine doğrudan amortisman olarak dönüşürken insan emek kuvvetine verilen ücret, üründeki kârın daima altında kalır (kalamıyorsa işletme batar). Bu da bizi, yazarların ihmal ettiği diğer aksa yani değerin gerçekleşmesi problemine taşıyor.

Yazarlar aslında kapitalizmi soyut bir üretim uzamında düşünüyorlar ve hata yapıyorlar. Kapitalizm, her şeyden önce dünya piyasasıdır. Artık değerin üretimi ve kâr olarak gerçekleşmesi de dünya ölçeğinde temellenir: Kökensel birikimde vuku bulan proleterleştirme. Proleterleştirme de yine ikili bir süreçtir: insan bedenlerinin emek kuvvetlerinden başka satacak hiçbir şeyleri kalmayacak şekilde üretim araçlarından sökülmesi ve yaşamak için meta satın almaktan başka hiçbir çareleri kalmayacak şekilde geçim araçlarından sökülmesi. Ücret ilişkisinin ardındaki “yumuşak” zor, bu ikili süreçtir. Ancak ve ancak mülksüz üreticiler artık değer üretir (yani sömürülür) ve bu artık değer ancak ve ancak geçim araçlarından koparılmış ama ceplerinde para olan tüketiciler tarafından kâr olarak gerçekleştirilebilir (bu yüzden kapitalizm sosyal devlet uygulamalarından ölçeği ne olursa olsun dayanışma ekonomilerine saldırır). Şimdi insansız tam otomasyonla robotik YZ’ye dayalı üretim sürecindeki muhtemel kâra bir daha bakalım: Çoraplar üretildi satıldı. Kâr edildi. Ama nasıl? Bu kâr da gerçekleşen artık değer nereden geldi? Elbette YZ’de billurlaşan bilginin temellükünden. Bu bilgi, muhataplarına asla para ödenmeden bir şirket tarafından ele geçirildiği için kapitalizm için cennette akan ırmak gibidir. YZ üreten şirket, bunu makul bir kazançla çorap kapitalistine satar, o da üstüne hâlâ makul bir kazanç ekleyerek kâr edebilir. Sömürülen hâlâ ham veriyi üreten (ve onu oradan ücret karşılığı çıkartan) insanlardır. Senaryoyu genişletelim: Bütün üretim süreçleri insansız tam otomasyona geçebilir mi? Evet ama ancak ve ancak ham veriyi/bilgiyi üreten proleter kitlelere “yurttaşlık maaşı” gibi bir şeyin verilerek kârı gerçekleştirecek paralı tüketiciler yapılmaları halinde. Bunun emperyalist bir genişleme olacağını, örneğin Avrupa’da, Afrika, Orta Doğu ve Çin gibi ülkelerin proleterlerinin daha ağır ezilmeleri ve sömürülmeleri karşılığında gerçekleşmek zorunda kalacağını da unutmamak gerekir.

İnsanla diğer doğa parçaları arasında bir ontolojik bir başkalık ilişkisi kurmamak anlamında posthümanist olmakla insana ve diğer doğa parçalarına özgü kapasiteler ve kapasitesizlikler olduğunu kabul etmek bambaşka şeyler. Kuşların uçabilmesi ama insanların uçamayıp sermaye denen im rejimini benimseyebilmeleri gibi. Gerçek ayrım, sermaye tarafındadır ve iki ayrı süreç arasındadır: Sömürü ve Temellük. Sömürü, ücret ve kâr arasındaki asgarî farktır ve insanlar arası bir ilişkidir. Temellük ise hem insanları hem de insan olmayanları ilgilendirir. İnsan olmayan doğa parçaları, sömürülmez, kaynak olarak temellük edilir (veri örneğinde ve köle emeği örneğinde insan emek kuvveti de sömürülmez temellük edilir). Eğer yakın kuzenlerimiz hem ücretli işçi hem de paralı tüketici olarak proleterleştirilebilirse onların da artık değer ürettiklerini yani sömürüldüklerini söyleyebiliriz. Ayrıca dürüst olmak gerekirse Marx açısından “artık değer” üretmek bir kudret değil kudretsizliktir. Bu, alenen sömürüldüğün, buna karşı gelemediğin ve uğraşının önemli bir kısmının karşılığının verilmediği anlamına gelir. Sonuç olarak “düz ontoloji”, tözsel başkalıkların inşasına karşıtlık demektir. Her tür doğa ve işleyiş farklılığının düzleştirilmesi değil.

Deleuze ve Guattari’nin “makinesel artık değer” kavramı hakkında ek not

Makalede yazarlar, kendilerine destek için Deleuze ve Guattari’ye sığınarak Marx’ı düzeltmeye çalışıyorlar. Anti-Ödipus’ta geçen “makinesel artık değer” kavramını cımbızlayıp sanki makineler tıpkı ücretli işçiler gibi sömürülüyor ve değer üretiyormuş gibi bir teknolojik yanılsama yaratıyorlar. Oysa kavramın meramı bambaşkadır: Onlar, kapitalizmin bilimsel ve teknik kod akışlarını yersizyurtsuzlaştırıp makinenin (sabit sermayenin) gövdesine nasıl hapsettiğini gösterirler. Makinesel artık değer, algoritmaların veya otomasyon sistemlerinin kendi içkin eyleyiciliğinden değil toplumsal olarak üretilmiş bilginin (Marx’ın Genel Zekâ dediği müşterek aklın) sermaye tarafından bilâbedel temellük edilmesinden doğan bir “akış artık değeridir”. D&G’nin açıkça belirttiği gibi makineler kapitalizmi yaratmaz, bizzat kapitalizm, kâr oranlarını artırmak ve işçinin canlı emeği üzerindeki tahakkümünü kusursuzlaştırmak için bilimi yutarak o makineleri yaratır. Bunu da hâlâ aynı amaçla yapar:

Bir buluş, ancak ona yapılacak yatırımın üretim maliyetlerini düşürmesi yoluyla sunacağı kar oranından yola çıkılarak benimsenebilir; kapitalist, aksi takdirde varolan gereçleri koruyacak ve onlarda paralel bir buluş yapmak için baş­ka bir yerde hazır bekleyecektir. Dolayısıyla insan artı­-değeri, merkezde ve yüksek düzeyde endüstriyel sektör­lerde dahi belirleyici bir önemi korumaktadır. (Deleuze ve Guattari, 2014, s. 339)

Görüldüğü üzere Deleuze ve Guattari, yazarların kasıtlı veya kasıtsız görmezden geldiği o kritik satırlarda makinesel artık değerin yüksek sanayileşmiş sektörlerde bile “insani artık değerin” belirleyiciliğini ortadan kaldırmadığını, bilakis doğrudan ona eklendiğini avaz avaz ilan ediyorlar. Yani posthümanist akademisyenlerin sandığının aksine günümüz bilgisayarlı sistemlerinin o meşhur “ilişkisel kudreti” insan sömürüsünün yerine geçmez; onu dünya kapitalist piyasasının o devasa aksiyomatiği içinde genişleterek tahkim eder. Makine kullanım değerini (zenginliği) bedavaya çoğaltırken bir kaynak olarak temellük edilir ama sistemin o kanlı merkezinde üretilen bu devasa değerin kâr olarak gerçekleşmesi (sermaye olarak absorbe edilmesi) için hâlâ o eski, bildiğimiz proleterleştirilmiş insan bedenlerine ve onların el konulmuş yaşam zamanlarına ihtiyaç vardır. Şizo-analizi Marksist değer teorisini “düzeltmek” için kullanmaya kalkmak, onu Bütünleşik Dünya Kapitalizminin teknoguruluğuna malzeme etmeye varır.


Kaynaklar

Gilles Deleuze ve Guattari, Félix (2014). Anti Ödipus: Kapitalizm ve Şizofreni 1. (Çev. Fahrettin Ege, Hakan Erdoğan ve Mustafa Yiğitalp). BS Kitap.

Jernej Markelj ve Bueno, Claudio Celis (2024). “Machinic agency and datafication: Labour and value after anthropocentrism”. Convergence: The International Journal of Research into New Media Technologies, 30(3), 1058–1075.

Karl Marx (2011). Kapital Cilt 1. (Çev. Mehmet Selik & Nail Satlıgan). Yordam Kitap

Karl Marx ve Engels, Friedrich (2017). Gotha ve Erfurt Programları Üzerine. (Çev. Erkin Özalp). Yordam Kitap.

Bir Cevap Yazın