
Özet
Yeni metafizik tartışmaları, 1990’lardan bu yana beşerî bilimlerde yaygınlık kazanmaktadır. Bu çalışma, bahsi geçen tartışmalarda öne çıkan iki kampın gerçekliğin dokusuna dair temel argümanlarını eleştirel bir biçimde incelemeyi amaçlamaktadır. Bu iki kamp, spekülatif realizm ve ilişkiselcilik olarak adlandırılmaktadır. Graham Harman ile Manuel Delanda spekülatif realizmin önde gelen sözcüleridir. Karen Barad ile Donna Haraway ise ilişkiselcilik akımında öne çıkmaktadır. Bu tartışmanın temel çekişme noktası, münferit varlıkların mevcudiyetinin tamamen ilişkileriyle açıklanıp açıklanamayacağıdır. Eş deyişle bu çekişme, idealizm ile empirizm arasındaki tartışmanın bir uzantısıdır. Tekil terimler tamamen kendilerine içsel ilişkiler tarafından mı kurulup belirlenmektedir? Yoksa ilişkileri bağlandıkları terimlere dışsal olarak mı görmeliyiz? Belki de terimlerde ilişkileriyle açıklanamayacak hususiyetler bulunduğunu kabul etmemiz gerekmektedir. İçsel ve dışsal ilişkiler arasındaki bu ayrım, terimlerin ilişkilerinden kazandığı göreli özerkliğin varlığına veya yokluğuna dayanır. Herhangi bir bütünün zuhur etmesi için ilişkiler belirli bir sistematik dâhilinde örgütlenir. Bu sistematik, bütüne yapısal özgüllüğünü kazandırır. İdealizmin çeşitli kollarının savunduğu gibi bu ilişkilerin bütünü oluşturan bireysel varlıklara içsel olduğu düşünülebilir. Bu durumda bireysel varlıkların hiçbir özerkliği kalmaz ve varlıklar tamamen bütün tarafından belirlenir. Buna karşılık empirizm ilişkilerle bağlantılı terimlerin sistematik belirlenim açısından göreli bir özerkliğe sahip olduğunu savunur. Bu tartışmanın beşerî bilimlerdeki saha araştırması pratiklerinden ekoloji çalışmalarına kadar onlarca etkisi bulunmaktadır. Metin analizlerinden sanat çalışmalarına uzanan geniş bir yelpaze bu durumdan etkilenmektedir. Bu geniş kapsam göz önüne alındığında sunumumuz yeni metafizik alanında ortaya çıkan son argümanları incelemeyi hedeflemektedir. Tarafların birbirine olan uzaklıklarını ve yakınlıklarını ölçmek amaçlanmaktadır. Son olarak buradaki gerilimin olası çözüm yollarına ve kilitlenme noktalarına işaret edilecektir.
Anahtar sözcükler: beşerî bilimler, gerçekçilik, ilişkiselcilik, posthümanizm, yeni metafizik
1. Giriş
Yeni metafizik 90’lı yılların ortalarından bu yana beşerî bilimlerde büyümektedir. Bu alan yeni materyalizmlerden, nesne yönelimli felsefelerden ve spekülatif gerçekçiliklerden oluşur. Bu felsefe alanında bazı ortak temalar ve problemler bulunmaktadır. Yine de önemli farklılıklar ve anlaşmazlıklar mevcuttur. Ortak temalar, iki ana iddia olarak formüle edilebilir:
- Dünya ontolojik veya tözsel açıdan iki ana alt dünyaya ayrılamaz. İnsanlar ve insan olmayanlar, özneler ve nesneler, bilenler ve bilinenler gibi ayrımlar yapılamaz. İnsanlar ile insan olmayanlar, zihin ile dünya, düşünce ile nesne arasında tözsel bir fark yoktur.
- Felsefenin temel endişesi insan olamaz. Felsefe, bütün varlıkları ve bu varlıklar arasındaki ilişkileri açıklamalıdır. İnsanları dünyanın merkezindeymiş gibi görmemelidir. İnsanlar olmadan dünya hakkında asla konuşamayacağımızı varsaymaktan kaçınmalıdır. Ontolojisinde bütün varlıklara eşit davranmalıdır.
Bu iki temel iddia yeni metafiziği posthümanist kılan iki önemli özelliktir. Yeni metafizik modern veya postmodern değildir. Harman (2018) tarafından da belirtildiği gibi modern-olmayandır. Böylece yeni metafizik beşerî bilimlerdeki araştırmalar için bir dönüm noktasıdır. Aynı zamanda felsefî düşüncede de bir atılımı temsil eder. Bu araştırmalar araştırmacıların bakışlarını yeni alanlara odaklar. Ayrıca mevcut alanlardaki yeni varlıkları ve ilişkileri görebilecekleri şekilde onları yeniden yapılandırır.
Öte yandan bu iddialar felsefenin ufkunu daha önce hiç bilinmeyen yönlere doğru genişletmektedir. Çevresel veya ekolojik krizler gibi konular özellikle dikkat çekmektedir. Zuhur ve zuhur eden hususiyetler, yeninin inşası ve gerçekliği farklı düzeylerde üreten mekanizmalar da bunlara dâhildir. Bu meseleler felsefe veya daha genel anlamda sosyal bilimler için yeni endişeler değildir. Yine de yeni metafizik için yeni temel zorluklar ve problemler teşkil ederler.
Lâkin bu sunumdaki asıl meselemiz bu ortak temalar değildir. Biz daha çok anlaşmazlık noktalarıyla ilgileniyoruz. Özellikle ilişkiselcilik ile gerçekçilik arasındaki gerilime odaklanıyoruz. Bu gerilim şu şekilde ifade edilebilir: Bireysel varlıklar ilişkileri bakımından göreli bir özerkliğe sahip midir? Yoksa hepsi tamamen ilişkileri tarafından mı kurulur ve açıklanır? Daha geleneksel felsefî terimlerle soracak olursak ilişkiler ilişenler için içsel veya özsel midir? Yoksa onlara dışsal veya harici midir? Bu bağlamda bu problem, felsefe tarihindeki idealizm ve empirizm gerilimiyle yakından ilgilidir (DeLanda ve Harman, 2017). Biz bu çalışmada söz konusu kökenleri incelemeyeceğiz. Bunun yerine bu gerilime yeni metafizik bağlamında bakacağız. Karen Barad ve kısmen Donna Haraway tarafından sunulan temel ilişkiselci argümanları tartışacağız. Graham Harman ve Manuel DeLanda tarafındaki spekülatif gerçekçilik ontolojilerini ise karşıt örnekler olarak göstereceğiz. Yine de bu sınırlamanın problemin ne kadar derin olduğunu göstermemize imkân tanıyacağını umuyoruz.
İkinci bölümde Barad’ın kuantum mekaniğini nasıl yorumladığını ve kendi ilişkisel ontolojisini nasıl inşa ettiğini ele alacağız. Bu sayede Barad için bu yorumun ve kendi ontolojisinin ne derece birbiriyle ilişkili olduğunu görebiliriz. Üçüncü bölümde Barad’ın kuantum mekaniği ve Bohr yorumuna yönelik eleştirileri ele almaya çalışacağız. Bu tartışma bizi ilişkiselciliğin doğrudan felsefî sonuçlarını tartışmak konusunda özgür bırakacaktır. Dördüncü bölümün temel amaçlarından biri de ilişkiselciliğin ontolojik anlamda ilişkileri pek umursamadığını göstermektir. Bize göre ilişkiselcilik ilişkiler üzerine bir pedagojiye sahip değildir. Pedagoji derken bir ilişkinin ne anlama geldiğine dair derin bir kavrayışı kastediyoruz. Aynı zamanda ontolojik bir bakış açısıyla nasıl işlediğinin anlaşılmasını da ifade ediyoruz. Son olarak beşinci bölümde hakiki bir ilişkiler pedagojisine sahip bir ontoloji inşa etmenin uygun bir yolunu göstermeye çalışacağız.
2. Barad’ın İlişkiselci Ontolojisi
Karen Barad ilişkiselciliğin savunulmasında en net ve en cesur sestir. Kendisi felsefeci olduğu kadar bir fizikçidir de. Bu nedenle temel ilhamını fizikten ve bilhassa kuantum mekaniğinden alır. Kuantum mekaniğinin temellerine veya tarihine dair detaylı bir döküm sunmaya çalışmayacağız. Fakat çok temel bir kavrama değinmemiz gerekiyor. Bu kavram kuantum belirlenimsizliği veya ölçüm problemidir.
Çok kısa bir özetle atom altı bir parçacığı ölçmek için deneysel bir düzenek kurmak gerekir. Diyelim ki bir elektronun hem momentumunu hem de konumunu ölçmek istiyoruz. Fakat bunu yapamayız. Çünkü bu iki ölçüm, iki ayrı düzenek gerektirir. Düzeneklerden biri yalnızca momentumu ölçebilir. Diğeri ise konumu ölçebilir. Fakat ikisini asla tek bir ölçümde veremez. Bu yüzden bu iki özelliğin birbirini tamamlayıcı olduğu söylenir (Bohr, 1961). Eş deyişle bu ölçümler, birbirini dışlar.
Ölçüm probleminin bu durumu bize önemli bir gerçeği gösterir. Ölçülen varlıklar ile ölçüm yapan deneysel düzenek arasındaki etkileşimden önce belirlenmiş varlıklar yoktur. Klasik fiziğin en temel inancı ise bu fikrin tam tersidir. İşte kuantum fiziğinin bu özelliği “belirlenimsizlik ilkesi” olarak bilinmektedir (Barad, 2007).
Bu belirlenimsizlik, Karen Barad’ın ilişkiselciliği için temel çıkış noktasıdır (Barad, 2007; Faye ve Jaksland, 2021). Barad, kuantum fiziğinin bizi yüzleşmeye zorladığı epistemolojik ve ontolojik problemleri anlamakla ilgilendiğini belirtir (Barad, 2007, s. 24). Bu problemler arasında nesnelliğin imkân koşulları ile ölçümün doğası yer alır. Ayrıca doğanın doğası ile mânâ (meaning) oluşturma süreçleri ve söylemsel pratikler ile maddi dünya arasındaki ilişki de bu problemlemlere dâhildir. Barad bunu yaparken analojik bir metodoloji kullanmaktan kaçınır (Barad, 2007, s. 24). Böylece bu hedeflere ulaşmak için kuantum yorumuna dair dört aşamalı bir argümantasyon zemini inşa eder:
- Kuantum mekaniği doğanın doğru teorisi olarak düşünülmelidir.
- Kuantum mekaniği sadece küçük nesnelere değil doğanın her ölçeğine uygulanmalıdır.
- Bohr’un kuantum belirlenimsizliği yorumu ile genel olarak kuantum fiziği yaklaşımı doğrudur.
- Barad’ın Bohr yorumuna getirdiği ontolojik açıklama Bohr’un asıl görüşleriyle tutarlıdır.
Bu iddialara geri döneceğiz. Fakat önce Barad’ın ilişkisel ontolojisinin kuantum fiziğine getirdiği özgün açıklamadan nasıl zuhur ettiğini görmeliyiz.
Kuantum belirlenimsizliğini müteakiben Barad ölçümden önce belirlenmiş hususiyetlere sahip hiçbir parçacık, dalga veya herhangi bir varlık türü bulunmadığını savunur (Barad, 2007). Dolayısıyla bu “olguya” dayanarak deneysel bir düzeneğin birbirinden bağımsız ve kendi içinde bütünlüklü iki ayrı varlığı ilişkilendirdiğini söylememeliyiz. Bunun yerine doğadaki herhangi bir varlığın veya hususiyetin tam da bu deneysel düzenek aracılığıyla varlık kazandığını belirtmeliyiz (Barad, 2007). Barad şu sonuca varır:
Münferiden belirlenmiş varlıklar var değildir. Bu nedenle ölçümler ayrı varlıklar arasında bir etkileşim içermez. Aksine belirlenmiş varlıklar kendi içeylemlerinden (intra-action) zuhur eder. Varlıkların ontolojik ayrılmazlığını teslim etmek adına içeylem terimini öne sürüyorum. Bu durum, bireycilik metafiziğine dayanan alışılageldik etkileşim kavramıyla tezat oluşturur. Bahsi geçen metafizik özellikle ayrı ayrı belirlenmiş varlıkların önceden var olduğu fikrine dayanır (Barad, 2007, s. 128).
İçeylem Barad için kilit bir kavramdır. Barad, bu kavramı kendi kuantum fiziği yorumundan çıkarır. Ardından evreni bütün yönleriyle ele almak için kendi ontolojisine uygular (Harman, 2016). Bu bağlamda aşağıdaki iddialar ilk argümanlardan türetilmiştir:
- Karşılıklı içeylemlerinden önce etkileşime giren özerk ve münferit varlıklar yoktur. İçeylem ise her bir varlık parçasının kendi ilişkileri aracılığıyla var olması anlamına gelir.
- İlişkiler kendi ilişenlerini baştan sona üretir ve açıklar.
- Madde ile mânâ daima bir dolanıklık (entanglement) içindedir. Dolanıklık, Barad’ın kullandığı bir diğer kuantum terimidir. Bir yarısı olmadan diğer madde veya mânâ yarısı hakkında konuşamayız. Bu ilke, bir kutbu insan hususiyeti olan bütün diğer ikilikler için de geçerli olmalıdır. Özne-nesne, toplum-doğa ve söylem-madde ikilikleri bunlara örnektir.
- Değişim, yeni varlıkların, ayrımların ve hususiyetlerin kendi içeylemlerinden zuhur etmesi olarak anlaşılmalıdır. Durum bunun tam tersi değildir.
- Gerçekçilik, kendi içinde bütünlüklü ve özerk varlıkların gerçekliğini savunmakla ilgili değildir. Aksine, “dünya içinde ve dünyanın bir parçası olarak içeylemde bulunmanın gerçek sonuçları, müdahaleleri, yaratıcı imkânları ve sorumlulukları ile ilgilidir” (Barad, 2007, s. 93). Bu tür bir gerçekçilik, Barad tarafından “eyleyici gerçekçilik” olarak adlandırılır.
İlk dördüyle birlikte bu dokuz iddia veya ilke Barad’ın ontolojisini oluşturur. Öncelikle ilk dört iddiaya yönelik eleştirileri incelemeliyiz.
3. Barad’ın Kuantum Mekaniği Yorumunun Aldığı Eleştiriler
İlk iddiaya gelirsek “doğanın doğru teorisi” ifadesi oldukça müphemdir. Örneğin Newton’un kütle çekimi teorisi yüzyıllar boyunca doğru teori olarak kabul edilmiştir. Göreli bir epistemolojik konuma başvurmak istemiyoruz. Tam aksine bir durumu belirtmek istiyoruz: Fizikte pek çok bilim insanı evrenin doğasını açıklamak için daha temel bir teorinin var olması gerektiğine inanmaktadır. Örneğin önde gelen fizikçilerden Lee Smolin (2013) kuantum teorisini Newton’un kütle çekimi teorisi gibi salt “kutu içinde fizik yapmak” olarak nitelendirir. Bu durum, şimdiye kadar sahip olduğumuz teorilerin evrenin yalnızca bir kısmına (bilhassa bir laboratuvar düzeneğine) özgü olduğu anlamına gelir. Bunlar, hakikate bir yaklaşıklıktan ibarettir. Sonunda Smolin’in fikrine geri döneceğiz.
İkinci iddia ise önemli bir fark barındırmakla birlikte ilk iddiayla yakından ilişkilidir. İkinci iddia iki farklı öneriden oluşur: A) Bir fizik teorisi en azından bütün fiziksel fenomenleri açıklamalıdır. B) Kuantum teorisi bu türden bir teoridir. Fakat B maddesi hakkında ciddi şüpheler bulunduğunu az önce gördük. Bu nedenle A maddesi doğru olsa bile kuantum teorisinin bilimin son sözü olduğunu söylememizi gerektirecek hiçbir durum yoktur.
Şimdi asıl keskin ve daha doğrudan eleştiriye geliyoruz. Üçüncü iddia söz konusu olduğunda Barad, kuantum belirlenimsizliğinin kendi içinde tutarlı diğer yorumlarından hiç bahsetmez. Hatta Faye ve Jaksland (2021) ile Jaksland (2021) gibi eleştiriler, onu kendi çizgisine uymayan teoriler hakkında bilgi vermemekle suçlar. Pek çok bilimsel veya felsefî yorum Barad’ınkinin tam aksine bir tür varlık gerçekçiliği sunar. Fakat Barad bunlardan neredeyse hiç bahsetmez ve bunları asla ayrıntılı bir şekilde ele almaz (Jaksland, 2021; Faye ve Jaksland, 2021). Dördüncü iddiaya gelince Jaksland (2021) Bohr’un yorumunun Barad’ınkiyle pek de kolay uyuşmadığını öne sürer. Barad’ın Bohr yorumunun temel iddiası, Bohr’un sözcüğünü kelimesini ontolojik bir anlamda kullandığı yönündedir. Barad’a göre Bohr, fenomenin ontolojik olarak ilk sırada yer aldığını öne sürer. Ayrıca bu fenomenlerin söz konusu nesneler ile onları gözlemlemeye yarayan aygıtlardan oluştuğunu iddia eder. Barad’a göre bu şu anlama gelir: “aygıtlar fenomenler içindeki ‘nesnelerin’ belirli sınırlarının ve hususiyetlerinin imkân koşullarını sağlar ki burada ‘fenomenler’, nesnelerin ve aygıtların ontolojik ayrılmazlığıdır” (Barad, 2007, s. 128). Fakat Bohr’un bizzat yazıları, farklı bir öykü anlatır: “atomik nesnelerin davranışı ile fenomenlerin ortaya çıktığı koşulları tanımlamaya yarayan ölçüm araçlarıyla etkileşim arasında herhangi bir keskin ayrım yapmanın imkânsızlığı” (Bohr, 1961, s. 96). Barad’ın yorumunun problemli yanı, etkileşimi fenomenlerin içine dâhil etmesidir. Fakat Bohr için durum tam tersidir. Etkileşim fenomenlere dışsaldır ve bu şekilde fenomenlerin koşulunu oluşturur. Bu temel değişiklikle Barad manzarayı tamamen çarpıtır. Elbette şu anda “koşulların/ilişkilerin fenomenlere içsel olduğu” iddiasının doğruluğunu tartışmıyoruz. Bunun yerine Barad’ın Bohr’un iddialarını okumasının bir kötüye kullanım ve yanlış okuma örneği olduğunu göstermeye çalışıyoruz. Kendi felsefî amaçları için bu ufak yanlış okumaya ihtiyacı vardır zira metodolojik kararı, kuantum mekaniğini bir metafor veya analoji olarak değil harfi harfine bir zemin olarak kullanmayı gerektirir (Barad, 2007; Faye ve Jaksland, 2021).
Sonuç olarak bize göre bu eleştiriler eyleyici gerçekçiliği temellendirmede mutlak bir başarısızlığa işaret etmez. Daha ziyade bir ontoloji inşa etmek için kuantum mekaniğinin sonuçlarını okuma konusunda belirli bir stratejik yetersizliği gösterir. Bize göre bu yetersizliğin asıl kaynağı Barad’ın kendi özgül yorumunu tek geçerli yorummuş gibi sunmasıdır.
4. İlişkiselciliğin Ontolojik Bir Eleştirisi
Eyleyici gerçekçiliğin “kuantum temellerini” hedef alan bu eleştiriler elbette kapsamlı bir eleştiri için yetersizdir. Lâkin ilişkiselciliği daha ontolojik, epistemolojik ve pratik bir düzeyde tartışmamız gerektiğini gösterebildiğimizi umuyoruz. “Daha pratik” derken etik ve politik problemleri kastediyoruz. Aynı zamanda beşerî bilimlerdeki saha araştırmalarına dair problemleri de hesaba katmayı ifade ediyoruz. Bu yöne saparak iddiaların geri kalanını tartışacağız.
Öncelikle dokuzuncu iddiayı ele almalıyız. Çünkü bu iddia sadece Barad’ın ontolojisinin felsefî veya etik hedeflerini imâ etmez. Aynı zamanda genel olarak çağdaş ilişkiselcilik akımlarının hedeflerine de işaret eder.
Dokuzuncu iddia bize eyleyici gerçekçiliğin amacını söyler. Bu amaç, hesap verebilirlik ve sorumluluktur. Ayrıca dünyayı kurarken veya yeniden kurarken sonuçlarıyla yüzleşeceğimiz bir gerçekliğin parçası olduğumuzun farkına varmaktır (Barad, 2007). Bunlar eyleyici gerçekçiliğin itici temalarıdır. Örneğin Haraway’in (2016) düşünce tarzının da itici temalarıdır. Dolayısıyla bu iddiayı ilişkiselciliğin ana teması olarak görebiliriz. İlişkiselciliğin özünde etik kaygılar yatar. Bu yüzden iddialarını bu zeminde de denetlemeliyiz.
Bu iddia, bizi gerçekçiliğin münferit varlıkların gerçekliğini savunmakla ilgili olmadığına ikna etmeye çalışır. Bu, ilişkiselciliğin bir nevi temel iddiasıdır. Neredeyse hiçbir ilişkiselci kendi içinde bütünlüklü, özerk ve münferit varlıklara inanmaz. Fakat Barad’ın hamlesi diğer ilişkiselcilerden biraz farklıdır. Barad kendi ilişkiselciliğini gerçekçilik olarak adlandırır. Harman (2016) tarafından da belirtildiği gibi bu gerçekçilik anlayışı geleneksel anlamının tam tersidir. Gerçekçilik en temel düzeyde insan zihninin dışındaki dünyanın gerçekliğini savunmakla ilgilidir. Fakat dolanıklık ve içeylem gibi kavramlar zihinden bağımsız bir gerçekliği düşünme kapasitesine sahip değildir. Bu durum tıpkı Haraway’in “doğakültür” kavramında olduğu gibidir (DeLanda ve Harman, 2017). Zihin bir kez söylemsel, semiyotik, kültürel veya herhangi bir biçimde dünyaya girdiğinde var olan her şey zihne bağımlı olmak zorundadır. Ya da birbirlerine karşılıklı bağımlı olmaları gerekir. Elbette hem Barad hem de Haraway posthümanist bir bakış açısıyla insan olmayanların önemini ve kudretlerini olumlamak ister. Fakat onların ilişkiselci ontolojisinde zuhur eden insanlık ortaya çıkar çıkmaz bir kara delik rolü oynamaya başlar. İlişkilere ontolojik bir öncelik ve kuruculuk atfetmek her şeyi insanlarla ilişkilendikleri anda kültür, söylem veya dille birbirine karıştırır. Bir kutup bir kez insan hususiyeti haline geldiğinde ister zuhur eden bir hususiyet olsun ister olmasın insan bileşeni içermeyen hiçbir gerçekliği olumlayamayız. Oysa gerçekçilik adına hiçbir insan bileşeni barındırmayan insan dışı gerçeklikleri düşünebilmeliyiz. Bu durum, yedinci iddianın da yanlış veya yanıltıcı olması gerektiği anlamına gelir. Gerçekliğin içinde madde ile mânânın birbiriyle ilişkili olduğu kısımlar vardır. Fakat mânânın semiyotik anlamında mânâdan âzâde veya mânâlı ama cisimsel olmayan kısımlar da mevcuttur.
Beşinci ve sekizinci iddialar birbiriyle derinden bağlantılıdır. Yeni metafizik zuhur problemi etrafında inşa edilmiştir. Zuhur fenomenini nasıl anlamamız gerektiği meselesine gelince ilişkiselcilik ile gerçekçilik yollarını ayırır. İlişkiselci bir argümantasyonun satır aralarında gizlenmiş çeşitli varsayımlar bulunur. İlişkiler anında, karşılıklı, simetrik ve çabasızıdır. Bunlar zuhuru açıklamanın temel ilkelerini oluşturur.
Anındalık, ilişkiselciliğin derin bir varsayımıdır. Bunu şu şekilde formüle edebiliriz: Bir neden etkilerini hemen üretir. Arada hiçbir gecikme yoktur. Bu kavrayış ilişkilerinden önce varlıkların bulunmayışından kaynaklanır. Bir varlık, ilişkiye girmeden önce var değilse etkiyi alımlayacak hiçbir şey yoktur. İlişkiselci bir ontolojide bir nedenin etkisini alımlamak hiç zaman almaz. Nihayetinde bu tür bir dünyada etkiyi alımlamak diye bir şey yoktur. Oysa etkiyi alımlayabilmek için ilişkiden önce bir şeyin var olması gerekir. Çünkü ilişki içinde olmak, tesir etmek ve müteessir olmaktır (to affect and to be affected) (DeLanda, 2019). İlke olarak bir şey ne kadar karmaşıksa etkiyi alımlamak ve bir tepki üretmek o kadar fazla zaman gerektirir. Bu durum elektron-foton sistemi gibi en küçük fiziksel sistemlerde bile geçerlidir.
Karşılıklılık varsayımı her ilişkinin kendi terimlerini karşılıklı olarak ilişkilendirmesi gerektiğini söyler. Bu iddia kulağa mantıklı gelebilir. Gündelik ilişkiler genellikle belirli bir andaki bir ev veya şehir gibi yakın uzay ve zaman dilimlerini paylaşır. Dolayısıyla bu uzay-zaman dilimlerini işgal eden nesneler karşılıklı ilişkilere sahipmiş gibi görünür. Fakat her ilişki bu yakınlığa sahip değildir. Gezi Parkı olayları gibi tarihsel bir olayı düşünelim. Gezi’nin bizimle bir ilişkisi vardır. Bugün üzerinde pek çok etkisi bulunmaktadır. Gelecekte de etkileri olacaktır. Onu çeşitli şekillerde inceleyebiliriz. Belirli bir ölçüye kadar farklı kavramsal çerçeveler kullanabiliriz. Fakat olay sırasında yaşananları etkileyemeyiz. Olan, olmuştur. Zamanın oku geçmiş olaylarla sadece tek yönlü bir ilişkiye izin verir. Devasa uzamsal mesafeler söz konusu olduğunda da aynı şey geçerlidir. Uzaktaki bir galaksiyi gözlemleyebiliriz. Fakat gözlemimiz o galaksi hakkında hiçbir şeyi değiştirmez. Lâkin bu tür bir karşılıklı olmama durumu sadece zamansal veya uzamsal mesafelere özgü değildir. Çoğu durumda karşılıklılık olarak algıladığımız şey gerçek bir karşılıklılık değildir. Çünkü aynı tür sınıfında olsalar bile varlıkların tesir etme ve müteessir olma kapasiteleri farklı türlerde olabilir.
Simetri hakkında da tamamen aynı şeyi söyleyebiliriz. İlişkiselciliğe göre bir ilişkinin iki veya daha fazla terimi ilişkiden doğar ve bundan ibarettir. Bu nedenle simetri, bir ilişkinin kendi terimlerine eşit şekilde tesir ettiği anlamına gelir (Harman, 2018). Simetri ancak bir ilişkinin karşılıklılığı olduğunda söz konusu olur. Örneğin iki gök cismi kütle çekimi açısından karşılıklı bir ilişkiye sahiptir. Fakat bu ilişki nadiren simetriktir. Bu durumda mesele kapasitelerin türü değil kuvvetidir. Gök cisimlerinin tesir etme ve müteessir olma kapasitelerinin kuvveti kütleleriyle orantılıdır. Hafif bir cisim ağır bir cisme göre daha büyük bir kütle çekimi etkisi alımlar.
Çabasızlık, ilişkisel dünya görüşünün bir yan etkisidir. İlişkilerinden önce hiçbir şey var olmadığı için hiçbir şey direnç göstermez. Her türlü ilişki hiçbir çaba harcamadan etki üretir. Oysa gerçeklikte her türden direncin var olduğunu biliyoruz. Nesneler herhangi bir nedenin etkisine ellerinden geldiğince direnir. Bu nedenle ilişkiler çaba göstermeyi gerektirir. Aynı zamanda zaman ve enerji harcamayı da zorunlu kılar.
Bu gizli varsayımlar yalnızca yanlış değil aynı zamanda tehlikelidir. Çünkü salt saha araştırması açısından bakıldığında bile araştırma yapmak dirençleri keşfetmek demektir. Değişim eşiklerini ve kudret asimetrilerini bulmak demektir. Varlıkların tamamen ilişkileri tarafından kurulduğunu göstermek bu dirençleri, eşikleri ve asimetrileri görmemizi engeller. Özellikle de değişimi anlamamızı imkânsız kılar. Beşinci ve sekizinci iddialara rağmen ilişkiselciliğin dünyasında hiçbir değişim yoktur. Çünkü değişebilecek, kendi içinde bütünlüklü ve bireysel bir varlık mevcut değildir. Zira zuhur eden varlıkların hiçbiri kendilerini oluşturan ilişkilerden daha fazla istikrarlı bir hususiyete veya kendi içinde tutarlılığa sahip değildir. Bu tür bir dünyada her şey ilişkilerin kurulması ve yeniden kurulması yoluyla yaratılır ve yeniden yaratılır.
Sonuç olarak bize göre ilişkiselcilik, bizzat ilişkileri o kadar da umursamaz. Bu nedenle ontolojilerimizde bir ilişkiler pedagojisine ihtiyacımız bulunur. Bu pedagoji, ilişkiselciliğin gizli iddialarına yönelik itirazlarımıza dayanmalıdır.
5. İlişkiselciliğe İşleyen Bir Gerçekçi Alternatif
İlişkiselciliğin asıl itici güdüleri, temsilcilik karşıtlığı, posthümanizm ve özcülük karşıtlığıdır (Barad, 2007; Haraway, 2016). Fakat bunlar spekülatif gerçekçilik için de gerçek kaygılardır (DeLanda, 2013, 2019; Harman, 2018). Yine de gerçekçilik bu kaygıları çok farklı bir yolla çözer ve ötesine geçer.
Öncelikle Münferit varlıkların gerçekliğini olumlamakla bir tür özcülüğü olumlamayı asla bir tutmamalıyız. Tam aksine spekülatif gerçekçilik, münferit varlıkların ilişkilerine veya bileşenlerine indirgenemeyeceğini ileri sürer. Bir varlık, bütün olarak kendisini oluşturan parçaların sahip olmadığı zuhur eden hususiyetlere sahiptir. Örneğin Harman’ın nesne yönelimli ontolojisi bir tür özün varlığını dahi olumlar. Fakat bu öz asla bilinemez. İnsanlar da dâhil olmak üzere herhangi bir nesneyle temas etmekten geri çekilmiştir (Harman, 2016). Öte yandan DeLanda’nın düzenleme teorisi bu kavramı kullanmaz bile. Münferit bir bütünü bir araya getirilmiş münferit bileşenler yoluyla açıklar. Bu bileşenler kendi etkileşimleriyle zuhur eden hususiyetler üretir (Delanda, 2013 ve 2019). Bu ontolojilerde her varlığın istikrara ve değişime yönelik iki yönlü bir eğilimi vardır. Dolayısıyla kendi dirençleri ile değişim eşiklerine sahiptir. Ayrıca tesir etme ve müteessir olma kapasiteleri bulunur (DeLanda, 2019; DeLanda ve Harman, 2017; Harman, 2016, 2018). Ayrıca bu tür bir gerçekçilikte teorilerimiz bir tür temsil olarak düşünülmez. Dünyaya ilişkin bir çeviri ve üretim olarak tasavvur edilir. Böylece dünya ve yaklaşımlarımız değişirken teorilerimiz de değişir. Biz de teorilerimize dayanarak dünyayı değiştiririz. Fakat bu değişimler, simetrik veya karşılıklı bir şekilde olmaz. Daha ziyade problematik bir yolla gerçekleşir. Dünya bize sürekli olarak yeni problemler haline gelen yeni fenomenler sunar. Buna karşılık yaklaşımlarımız ve nihayetinde teorilerimiz de değişmek zorunda kalır. Smolin’in (2013) dediği gibi bilimsel bilginin dahi sonuna gelmiş değiliz. Muhtemelen hiçbir zaman da gelemeyeceğiz. Bunun nedeni, teknik imkânlarımızın veya bilimsel metodolojilerimizin yetersiz olması değildir. Dünyaya bütünüyle ulaşamamamızdır. Ayrıca bizzat da sürekli olarak değişmektedir (DeLanda, 2013; Harman, 2018).
Bunlar spekülatif gerçekçiliğin temel fikirleridir. Bu fikirler, varlığın zuhur eden bir bütün veya nesne anlamına geldiği bir tür varlık gerçekçiliği kurar. Fakat eyleyici gerçekçiliğin aksine bu zuhur eden bütün bir tümlük (totality) değildir. İlişkiler, onu oluşturan parçaları ve bütünü tamamen belirlemez. Aksine bu, özerk bir bütündür. Bu bütünde zuhur kavramı zuhuru mümkün kılan ilişkilerin ötesinde hiçbir şey olmadığı anlamına gelmez. Tam aksine zuhur, ilişkilerin ve kurucu parçaların tam da ötesindedir. Bu nedenle her bir parça bütünden göreli olarak özerktir. Bütün de kendi parçalarından göreli olarak özerktir. Bu bağlamda göreli sözcüğü, bir tür yapısal tutarlılık anlamına gelir. Bu tutarlılık, parçalarının bir dereceye kadar kaybedilmesi karşısında dayanıklıktır. Yeni parçaların eklenmesini de kaldırabilir. DeLanda’nın (2019) öne sürdüğü gibi ilişkilerin dışsallığının anlamı budur:
Eş deyişle ilişkilerin dışsallığı, bağladıkları terimler için belirli bir özerklik imâ eder. Deleuze’ün ifadesiyle bir ilişki terimler değişmeden de değişebilir. Dışsallık ilişkileri kurucu parçaların hususiyetlerinin bütünü oluşturan ilişkileri asla açıklayamayacağını dâ ima eder. Yani bir bileşenin kapasitelerinin kullanılmasıyla ortaya çıkabilirler. Yine de ilişkilerin nedeni aralarında kuruldukları [kurucu parçaların] hususiyetleri değildir… (s. 11)
Kapasitelerin bu argümantasyon çizgisinde ontolojik bir rolü vardır. Herhangi bir varlığın göreli özdeşliği, sahip olduğu edimsel ve virtüel kapasitelerden oluşur. Çeşitli varlıklar arasındaki ilişkiler onların kapasitelerini edimselleştirir. Böylece bütünün zuhur etmesini sağlarlar (DeLanda, 2019). Fakat bu varlıklar, ilişkiden ayrılabilirler de. Özdeşliklerini de belirli bir dereceye kadar koruyabilirler. Bu nedenle insan olmayan varlıkların özerkliği vardır. İnsanlarla veya birbirleriyle olan ilişkilerine indirgenemezler.
6. Sonuç
Modern felsefe insanmerkezciliğe, hümanizme, temsilciliğe ve özcülüğe dayanmaktadır. Biz bu unsurlardan kurtulmanın iki farklı yolunu sunmaya çalıştık. Dünyayı görmenin bu yolları, iki farklı nihai karardan oluşur. Birincisi, münferit varlıkların ilişkilerinden göreli bir özerkliği ve bağımsızlığı vardır. İkincisi, varlıklar ilişkilerin bir türevidir. Bu nedenle özerk ve kendi kendine var olan hiçbir varlık yoktur. Spekülatif gerçekçilik ilk kararla aynı doğrultudadır. Zuhur süreçlerini ilişkilerden özerk bir şekilde açıklar. Bu süreçlerde cisimsel olsun veya olmasın her şeyin belirli bir derecede ve türde tesir etme ve müteessir olma kudreti vardır. Değişim, yeni türlerde ve derecelerde kudret kazanmanın bir sonucudur. Ayrıca yeni bir bütünü mümkün veya gerçek kılmaktan kaynaklanır. Buna karşılık eyleyici gerçekçilik ikinci kararla uyuşur. Bu dünyada hiçbir hakiki değişimi kabul etmez. Eyleyici gerçekçilik için değişim varlıkların bir tür yaratımı ve yeniden yaratımı anlamına gelir. Bir varlık değişmez. Bunun yerine içeylemler aracılığıyla yeni bir varlık yaratılır.
Bize göre bu ayrımın arkasında iki teorinin etik yaklaşımları arasındaki bir fark yatmaktadır. Barad (2007, s. 392) şöyle der: “Ötekinin önünde bütün karşılıklılığın karşısında ben, sorumluyum.” Onun ontolojisinin arkasındaki motivasyon, sorumluluk etiğidir. Tam da bu sorumluluk arayışı söz konusu ontolojiyi alışılmış herhangi bir ontolojiden çok daha fazla ilişkilere odaklar. Fakat bunu yanlış bir yolla yapar. Karşılıklılık hakkında söylediklerimizi takip ederek bunun tam tersini önereceğiz. Varlıklar arasında karşılıklılık olmaması ve varlıkların kudretlerindeki asimetri bizi gerçeklik içinde ve gerçekliğe karşı sorumlu kılar. Bir etki ile tepki arasındaki gecikme de buna dâhildir. Bir varlığın durumlarını ve hususiyetlerini değiştiren ve onları dönüştüren bütün bu süreçler bizi sorumlu tutar. Sözlerimiz ve eylemlerimiz hiçbir sözcük içermeyen gerçeklikleri değiştirir. Aynı zamanda sözlerimiz ve bedenlerimiz diğer insanların ve insan olmayanların etkisi altında değişime uğrar. Bu nedenle eylemlerimizin sorumluluğunu alabiliriz. İnsanlar ve insan olmayan varlıklarla kurduğumuz gerçek ilişkiler için de sorumluluk üstlenebiliriz. Ayrıca mevcut olanlardan farklı olarak yeni ekosistemler gibi daha eşit, istikrarlı, saygılı ve dikkatli bütünler inşa etme arayışında olmalıyız. Bu arayışta ilişkinin bedelsiz, kolay, dolaysız ve anında gerçekleştiğini varsayamayız. Tam aksine bir ilişki çaba göstermek ile enerji, emek ve zaman harcamak anlamına gelir. Ötekilerin değişim eşiklerini, dirençlerini ve açıklıklarını anlamayı gerektirir. Bizce bu tür bir ilişkiler pedagojisiyle spekülatif gerçekçilik yaklaşımı doğru yoldur. Bu yol sayesinde insanmerkezciliğin, hümanizmin, temsilciliğin ve özcülüğün ötesine geçebiliriz.
Kaynakça
Barad, K. M. (2007). Meeting the universe halfway: Quantum physics and the entanglement of matter and meaning. Durham: Duke University Press.
Bohr, N. (1961). Atomic Theory and the Description of Nature. Cambridge, UK: Cambridge University Press.
DeLanda, M. (2013). Intensive science and virtual philosophy (Paperback edition). London ; New York: Bloomsbury.
DeLanda, M. (2019). A new philosophy of society: Assemblage theory and social complexity. London: Bloomsbury Academic.
DeLanda, M., & Harman, G. (2017). The rise of realism. Cambridge, UK: Polity.
Faye, J., & Jaksland, R. (2021). Barad, Bohr, and quantum mechanics. Synthese, 199(3–4), 8231–8255. doi: 10.1007/s11229-021-03160-1
Haraway, D. J. (2016). Staying with the trouble: Making kin in the Chthulucene. Durham: Duke University Press.
Harman, G. (2016). Agential and Speculative Realism: Remarks on Barad’s Ontology. Rhizomes: Cultural Studies in Emerging Knowledge, (30), 1–1. doi: 10.20415/rhiz/030.e10
Harman, G. (2018). Object-oriented ontology: A new theory of everything. London: Pelican Books.
Hegel, G. W. F. (2002). Science of logic ([Nachdr. der Ausg.] Allen & Unwin 1969; A. V. Miller, Trans.). London: Routledge.
Jaksland, R. (2021). Norms of Testimony in Broad Interdisciplinarity: The Case of Quantum Mechanics in Critical Theory. Journal for General Philosophy of Science, 52(1), 35–61. doi: 10.1007/s10838-020-09523-5
Smolin, L. (2013). Time reborn: From the crisis in physics to the future of the universe. Boston: Houghton Mifflin Harcourt.
