
[Bu metin, 15 Mayıs 2021 tarihinde Özgür Üniversite’de, devam etmekte olan “Dünyayı Paylaşanlar” seminerinin bir parçası olarak verilen seminerin konuşma metnidir. Bizleri ağırlayan ve fikirlerimizi paylaşmamıza fırsat veren Özgür Üniversite’ye ve seminer dizisini birlikte yaptığımız tüm dostlarımıza teşekkür ederim.]
Merhaba herkese. Burada sizlere, “yeni metafiziğin” gerçekliği anlama biçimi ile Karl Marx’ın kapitalist ekonomi eleştirisinin temelleri arasında bir diyalog kurduğumuzda ekonomiyi yeniden nasıl sorunsallaştırabileceğimize dair bir çerçeve sunmaya çalışacağım.
Ekonomi denince genellikle insanların yaptığı, mübadele, dolaşım, üretim gibi gündelik iktisadi etkinlikleri anlarız. İktisat bilimi ise ekonomiyi, “kıt kaynaklarla sınırsız taleplerin yönetimi” gibi temel çerçeveler içinde ele alıp inceler. Bu anlayışın karşısına Marx çıkmıştı. Marx’ın iddiası son derece basitti, dönemindeki adlandırmayla “ekonomi-politik” veya bugünkü iktisat bilimi, kapitalist ekonominin gerçek/somut koşullarını ve işleyişini bütünlüğü içinde analiz etmek yerine, onun bir parçası olarak zuhur eden empirik fenomenleri sınıflayıp birbirine gevşekçe bağlayarak temsil etmekle yetiniyordu. Bu yüzden ekonominin temel kategorileri olan meta, değer, kâr gibi mefhumların gerçek kaynakları gölgede kalırken, kapitalist ekonomi de bir tür ebedilik hâlesine bürünüyordu. Bu eleştiri bilindiği üzere genel bir “fetişleştirme” eleştirisi olarak açımlanır. Dolayısıyla Marx’a göre yapılması gereken şey, empirik iktisadi etkinliklerin onun deyimiyle “görünüşte nesnel hareketinin” ötesine geçmek ve “gerçek hareketi” açığa çıkarmaktır. Burada gerçek hareketin anlamı ise, üretken etkinliklerin ücretli emek biçimine, faydalı şeylerin meta biçimine büründüğü, sömürünün değere ve karşılığı ödenmemiş emeğin kâra dönüştüğü mekanizmalardır. Çok kaba tabirlerle de olsa kapitalist ekonominin gerçek hareketi ve koşulları şunlardır Marx için: yayıldığı her noktada üretken etkinlikleri ücretli emeğe, cisimsel veya cisimsiz şeyleri metaya ve ortak zenginliği sermayeye tercüme eden bir mekanizmalar silsilesi.
Marx’ın analizinin kudretini sizler karşısında olumlamam tümüyle gereksiz olur. Bu analiz henüz aşılabilmiş bir analiz değil ve muhtemelen kapitalizm hüküm sürdükçe kapitalizm analizi ve eleştirisi için ona daima ihtiyaç duyacağız. Başımıza neyin gelmekte olduğunu ve ona karşı ne yapabileceğimizi düşünmek için ona başvurmaktan kendimizi alamayacağız.
Yine de Marx’ın analizinin kendisinde ve alımlanma biçimlerinde çeşitli problemler yok değildir. Bu problemler en yüksek noktasına, özellikle Marx’ın gençlik eserlerine de atıfla bir tür Hümanist Marksizm inşa edildiğinde erişir. Marx’ın hümanizmle ilişkisi özellikle Althusser gibi öncüler tarafından sorgulanagelmiş olsa da bu hümanizmin ötesinde nelerin olup bittiği pozitif terimlerle nadiren ele alınmıştır. Burada benim problemim, sadece antihümanist olmakla kalmayan bir posthümanist Marksizmin olasılığını yoklamak ve onun neye benzeyebileceğini tahayyül etmek. Bu yüzden onu tümüyle sunmak bu küçük sunumunun sınırlarını fazlasıyla aşsa da Marx’ın eserinden feyz alan bir tür doğa felsefesinin peşine düşmeyi deneyeceğim.
Bu doğa felsefesini ele almak için, önce Marx ile yeni metafizik arasındaki diyaloğun yeni metafizik tarafını ele alalım. Yeni metafizik terimini kullandığımda düşündüğüm şey öncelikle bu seminer dizisinde sizlerle paylaşmaya çalıştığımız fikirlere de kaynaklık eden/onlardan feyz alan çeşitli posthümanist felsefi girişimler. Ki aralarında yeni materyalizm, nesne yönelimli felsefeler, spekülatif gerçekçilik gibi okullar var. Bunlar, hem okulların hem de okullar içindeki figürlerin birbirlerine göreli mesafelerde bulduğu, belli dertlerin paylaşılıp belli dertlerin paylaşılmadığı geniş bir problematik alana yayılıyorlar. Yani bu insan sonrası yeni metafizik, görünüşteki ortak yönelimlerine rağmen kendi içinde farklı eğilimler de barındırıyor. Peki bu durumda yeni metafizik deyince ben ne kastediyorum?
Bana göre yeni metafizik denince iki temel tema veya yönelim belirleyici önemdedir. Birinci temaya Fransız filozof Gilles Deleuze’den hareketle “varlığın tekanlamlılığı” ilkesi diyeceğim. Varlığın tekanlamlılığı ilkesi ya da iddiası, iki bin küsur yıllık felsefe geleneğine ve sağduyu ile ortak duyumuza bir meydan okumadır. Şimdiye kadar varlıkları hiyerarşi içinde düşünegeldik. Yani bazı varlıkların diğerlerinden değer bakımından üstün olduğunu kabul ettik. Felsefede ise bu ontolojik bir karakter kazanarak, varlıklar arasında varlık olmak bakımından bir hiyerarşi kurmaya götürdü. Nasıl olabilir böyle bir şey? Bu düşüncenin felsefi temellerine inersek karşımızda Platoncu-Aristotelesçi paradigmayı buluruz. İdealizmin de köklerini oluşturan bu paradigmada, zihinsel/tinsel ya da akılsal olanın karşısında bedenli veya cisimsel geri kalan her şeyin bir ikincilleşmesi söz konusudur. Varlık olma sıfatı, daima bir mükemmelliği, hareketsizliği, ebediliği de imleyen akılsal unsurlara atfedilir: idealar, göksel akıllar, Aristotelesçi form gibi. Geri kalan her şey bu akılsal unsurlardan aldıkları pay oranında varlıklar hiyerarşisinde yer edinir.

Aristoteles’in dünyevi varlıklar için tesis ettiği görseldeki piramit bunun keskin bir örneğidir. Piramitte de görülebileceği üzere bugün de gündelik düşünceyi kuran bu paradigma, aklın sözde bölüşümü üzerinden canlılar ve canlılar ile cansızlar arasında katı kategorik ayrımlar ve nihayetinde ontolojide köklenen bir değer hiyerarşisi kurar. Buna bu haliyle “varlığın çokanlamlılığı” da denilmektedir. Akılsal varlıklar ile bedenli varlıklar farklı anlamlarda vardır, akla sahip olmayan varlıkların, akla sahip olup bedeni de olan varlıkların varlık olma statüleri ancak akla/zihne/tine bakışla bir analoji içinde düşünülebilir. Bu varlıkların hepsine “vardır” desek de asıl varlığa nazaran diğerlerine “vardır” derken bir analoji kurarız, onları asıl varlıklara benzetiriz sadece. Örneğin “Tanrı vardır” ile aynı anlamda “kedi vardır” diyemeyiz, Tanrı varlığın tam ve mükemmel anlamıyla varken, kedinin varlığı Tanrıya nazaran bir gölge, bir sözde varlıktır.
Bu paradigma büyük dinlerde, bilimlerde vs. hep karşımıza gelecektir. Örneğin ataerki, erkekleri kurnazca zihinle/akılla, kadınları ise bedenle özdeşleştirerek erkeklerin kategorik olarak kadınlardan üstün olduğunu iddia edebilecektir. Keza insan/hayvan, canlı/cansız gibi bu seminerlerde bizim daha yakından bakarak üstesinden gelmeye çalıştığımız kategorik ayrım ve başkalık iddiaları da bu ontolojik temele dayanacaktır. Demek ki buradaki temel ontolojik hamle kendisiyle birlikte diğer birçok ayrımcılık biçimini besliyor.
İşte tekanlamlılık iddiası veya öğretisi, bu tablodan ayrılan bir felsefi girişimdir. Bu düşüncenin temellerini, Duns Scutos isimli Orta çağ Hristiyan filozofu atmış ve Spinoza onu mükemmel bir sisteme dönüştürmüştür. Fakat onu kendi adıyla bir felsefi girişim olarak vaftiz eden kişi Deleuze oldu. Burada iddia son derece basittir: “var olan her şey bir ve aynı anlamda vardır”. Yani bir çocuğun düşlerinden Samanyolu galaksisine, bir süper bilgisayardan sars-cov-2 virüsüne kadar var olan her şeyin var olduğu bir ve aynı anlamda söylenir. Ne demek burada “bir ve aynı anlam”, nedir var olmanın “anlamı”? Var olmak demek, belli etkileme ve etkilenme kudretlerine sahip olmak demektir. Yani var olan her şey kendi kudretleri dahilinde etkiler üretir ve başka varlıkların ürettiği etkileri alımlar. Örneğin yeni metafiziğin üretken yazarlarından Jane Bennett buna “şey-kudreti” diyecek. Bu aşırı sadelik bir kez dile gelince gün gibi açıktır. Elbette bu kudretler arasında bir orantısızlık olabilir, bu inkâr edilemez. Örneğin Covid-19 pandemisinin faili sars-cov-2 virüsünün dünya üzerindeki etkileri benim kudretlerimin çok daha ötesindedir. Galaksiler gerçekliği kedilerden genel olarak daha çok etkileyebilir vb… Fakat var olmak bakımından bütün varlıklar eşittir, burada eşitlik niceliksel değil nitelikseldir; edimsel kudretlerin miktarına dair değil kapasitelere dair söylenir. Dolayısıyla söylemeye çalıştığımız şey, her tekil varlığın tekil kapasitelere muktedir olduğu, bu yüzden aralarında ontolojik bir hiyerarşi tesis edilemeyeceğidir.
Bu tekanlamlılık öğretisi sayesinde yeni metafizikte ikinci bir temel temaya varıyoruz. Bu tema da bize, her tür kategorik başkalığın veya ayrımın iptal edildiğini söyler. Bunlar farklı çehrelere bürünseler de belki de en temel formülasyonunu tekillik ve heterojenlik mefhumları altında düşünebiliriz. Varlığın tekanlamlılığının varlıkların ontolojik düzlemdeki eşitliğini olumladığını gördük. Fakat bunun anlamı var olan her şeyin tek bir varlık çorbasının içinde mikserden geçirilerek eritilmesi değil. Aksine, bahsettiğimiz tekil kudret ve kapasitelere yönelik vurgu, temelde her tekil varlığın özgül farkını ve bu kapasiteler açımlandıkça farklılaşma, dönüşme kudretini olumladığımız anlamına gelir. Dolayısıyla olumlanan şey varlıkların büyük kümeler içindeki özdeşlikleri veya bir kategorik özden hareketle aynılıkları olmayacak. Aksine onlardaki tekil yanın, farkın öne çıkarılması gerekecek. Bu yüzden örneğin insan ve hayvan arasındaki başkalıktan değil, tek tek canlıların kapasite ve kudretlerinden bahsedeceğiz. Bu işin tekillik yanı. Yine bu sayede, onları homojen kategoriler içinde “türdeşlikler” halinde tasavvur etmek yerine, heterojen çokluklar içinde “bileşimler” halinde tasavvur etmek gerektiğini söyleyeceğiz. Var olan şeyler nadiren tek başınadır ve asla homojen ilişkilerden ibaret bir dünyada bulunmazlar. Aksine çoğunlukla heterojen bileşimler oluştururlar: en basit su molekülünden bizim son derece karmaşık ekosistemlerimize, yıldız sistemlerinden bedenlerimize kadar her şey çeşitli cansız ve canlıların ittifak ve ihtilaf ilişkilerince tesis edilirler. Kendi bedenlerimizi düşünelim. Bedenimizi deriyle bile sınırlasak, bu derinin altında kütlemizin büyük bir kısmını kendi DNA’mızla kodlanan et değil, kendi DNA ve RNA’larıyla var olan mikroorganizmalar oluşturmaktadır. Ayrıca bedenlerimiz derimizin ötesine de uzanır. Teknolojik aygıtlarla, evcil hayvanlarla, başka insanlarla, konutlar ve sokaklarla, yediklerimiz ve içtiklerimizle kurduğumuz ilişkilerle yeryüzüne doğru yayılır. Keza tersinden söylersek, bu canlı ve cansızların bedenleri de bizim bedenlerimiz aracılığıyla yeryüzüne yayılır.
Bunlar yeni metafizikte oldukça geniş kabul gören iki eğilim. Şimdi üçüncü bir temayı daha ekleyeceğim, fakat bu tema ilk ikisine göre çok daha tartışmalı. Bu tartışma “ilişki”den ne anlamamız gerektiğini ilgilendiriyor. Bir yan, ilişkilerin terimleri olan nesneler ile şeylerin, tümüyle ilişkilerin ürünü olduğunu söyleyen “katı ilişkiselcilik”. Diğer yan ise, ilişkilerin terimleri tümüyle izah edemeyeceğini, terimlerde ilişkiler tarafından açıklanmadan kalan bir şeylerin olduğunu söyleyen gerçekçilik. Deleuze vakti zamanında kendisinin de savunduğu bu ikinci konumu şöyle özetlemişti: “ilişkiler değişirken terimler, terimler değişirken ilişkiler değişmek zorunda değil”. Ya da felsefe geleneğindeki ifadesiyle “ilişkiler terimlerine dışsaldır”.
Bu çatışmanın kaynağında değişim problemi yatar. Katı ilişkiselcilikte değişim, şeylere içsel kabul edilen ilişkilerin değişiminin doğrudan bir ürünüdür. Bir ilişki başka bir ilişkinin yerini aldığında, şeyin kendisi de başka bir şey olur. Burada vurgu anındalık ve dolaysızlık üzerindedir, neredeyse hiçbir gecikme, hiçbir aralık bulunmaz. Oysa gerçekçilik, daha ziyade dolaylı bir yolu öne sürmektedir. Buna göre ilişkiselcilikle şu konuda hemfikir olmalıyız, değişim gerçekten de ilişkilerdeki bir değişimle ilgilidir. Ancak öncelikle bu hiç de anında ve dolaysız olmak zorunda değildir. Her tekil varlık göreli bir istikrara sahiptir, ilişkilerdeki değişimin yarattığı etkilerin basıncına direnç gösterir. Bunu Spinoza’nın conatus, yani varlığını sürdürme direnciyle düşünebiliriz. Bu yüzden varlıklardaki değişim için ilişkinin değişmesi zorunlu bir koşuldur ancak tek başına yeter koşul değildir. Tekil varlığın değişimi için, ilişkinin öncelikle:
1) tekil varlığın alımlamaya muktedir olduğu bir etkiyi aktarması,
2) bu ilişkinin aktardığı etkinin, varlığın istikrarını ve direncini kırabilecek şiddette olması ve
3) bu etkiyi alımlayan varlığın, ona dönüşerek yanıt verecek kapasitesinin olması gerekir.
Örneğin kayaya ışık tutmamız veya onu basitçe algılamamız onu pek değiştirmez. Sağdan da baksanız soldan da baksanız kaya kayadır, değişen yegâne şey kayaya dair algınız olacaktır. Ancak kayaya çekiçle doğru şiddette vurursak onun boyutlarını ve şeklini değiştiririz. Ya da oksijen ile helyumu bir kaba koyduğumuzda ne yaparsak yapalım bir kimyasal bileşik elde edemeyiz. Ancak oksijeni hidrojenle bir kapta sıkıştırır ve doğru miktarda enerji harcarsak yeni bir bileşim, yani su ortaya çıkar.
Şimdi belli çıkarımlarda bulunabiliriz bu ilişki mefhumundan. Birincisi, ilişkiler kolay kurulmazlar, kurulmaları daima enerji/çaba harcanmasını gerektirir. İkincisi, her ilişkide etkiler zorunlu olarak tek yönlü olmadığı gibi ilişki de simetrik olmak zorunda değildir. Yani bir bileşim oluştuğunda bileşimin bazı unsurlarının daha baskın olması, bazılarının daha az dönüşmesi mümkündür. Pandemi denen bileşik nesnede virüsün baskın bir eyleyen (actant) olması gibi. Üçüncüsü ve benim için en önemlisi, her ilişki bir kez tesis edildiğinde, terimlerinde o ana dek edimsel olmayan örtük bir veya bir dizi potansiyeli edimselleştirir. Buna Deleuze basitçe “virtüel” ve Harman da “geri çekilmiş gerçek nesne” demektedir. İşte kapasiteler olarak bahsettiğim şey, aslında bu virtüellik ya da edimsel olmasa da gerçek olan potansiyelliktir. Dolayısıyla var olan hiçbir şeyin gerçekliği mevcut ilişkilerine ve bileşenlerine indirgenemez, onda daima edimselleşmeden kalan bir potansiyeller kümesi de bulunur. Dönüşüm ve zuhur fenomeni, bu potansiyellerin edimselleşmesiyle açığa çıkar.Şimdi yeni metafizikten alımladığım üç temel ilkeyi özetleyip, onlara iki yan ilke ekleyeyim:
1) Var olan her şey bir ve aynı anlamda vardır, yani var olmak demek belli etkiler üretip belli etkileri alımlamaya muktedir olmak demektir.
2) Şeyler çoğu zaman kendi tekil kudretleri ve kapasiteleri nazarında teşkil ettikleri heterojen bileşimler halinde bulunurlar.
3) Şeyler arasında, bu heterojen bileşimleri tesis eden ilişkiler daima çaba harcayarak kurulur ve bu ilişkiler temelde onlardaki virtüel potansiyelleri edimselleştirir. Yeni bir bileşik varlığın zuhuru ise, hem bileşen unsurların dönüşmesi hem de bizzat bileşik varlığın yeni virtüel potansiyeller kazanması anlamına gelir. Bu yüzden su bir kez zuhur ettiğinde sadece hidrojen ve oksijenin potansiyelleri edimselleşmekle kalmaz, ayrıca yeni bileşik varlık olan suda ne hidrojende ne de oksijende bulunan yeni virtüel potansiyeller de oluşur. İki tane de yan ilke:
4) Evrendeki çoğu ilişki herhangi bir insani unsur barındırmaz ve barındırmak zorunda değildir.
5) Hiçbir varlığın virtüel potansiyelleri bütünüyle edimselleşmez, potansiyeller tüketilebilir değildir. Şimdi bu ilkelerin ekonomiyi düşünmemize nasıl bir katkı sunabileceğini ele alalım.
Öncelikle ekonomiyi formel olarak nasıl formüle etmeliyiz? Çoğu zaman çok işe yaramasa da burada etimolojiden biraz istifade edelim.

Muhtemelen çoğumuzun bildiği üzere ekonomi kelimesi Yunanca oikos ve nomos kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Literal tercümesi, ev/yuva yasası/düzenlemesi. Ben bu tercümeden hareketle, oikos’u yuva olarak formüle etmeyi öneriyorum. Dolayısıyla ekonomiyi burada “yuva düzenlemesi” olarak anlıyorum. Keza ekoloji de fark edeceğiniz üzere oikos ve logos kelimelerinden mürekkep olduğu için, onu da “yuva bilimi” olarak düşünebiliriz. Yuvayı burada bir canlının habitatı, çevreleyen dünyası olarak anlıyorum. Bu yüzden ekonominin öncelikle bir canlının yuva düzenleme tarzı olduğunu, bu düzenleme tarzının bir ekosistem yani bir “yuva sistemi” ürettiğini, ekolojininse bunlar üzerine araştırma yapmak olduğunu söyleyebiliriz.
Ekonomiyi böyle formüle edince onu epey genişletmiş olduk. Yani ekonomi insanlara has bir etkinlikler kümesi olmaktan çıktı. Bu genişlemeden bakıldığında iktisat denen etkinlikler alanıyla ekonomi örtüşmez, ancak ekonomi iktisadi etkinlikleri kapsar. Bunun ne anlama geldiğini deşelim.
Şimdiye dek hem iktisat bilimi hem de bu bilimin ve onun bilme iddiasında olduğu “toplumsal” diyebileceğimiz zeminin eleştirisi çoğu zaman insan merkezci bir eleştiri olarak açımlandı, Marx’ta aksi yöne işaret eden formülasyonlara rağmen. Yani iktisat bilimi ve eleştirisi alanında ekonomiyi sadece insan toplumlarıyla alakalı, insanın yegâne fail olduğu bir etkinlikler silsilesi olarak analiz ettik. Bu arada burada “ekonomi” ve “iktisat” kavramlarını ayırmak için Türkçedeki bir imkândan faydalandığım için, onların İngilizce eşdeğerlerini de vereyim: ekonomiyi economy; iktisadı ise economics olarak düşünüyorum. Şimdi Marx’tan iki uzunca alıntı yapmama izin vermenizi isteyeceğim:
Çalışma, her şeyden önce, insanla doğa arasındaki bir süreçtir; bu süreçte, insan, doğa ile kendisi arasındaki madde alışverişini kendi çabasıyla yürütür, düzenler ve denetler. Doğanın sağladığı maddelerin karşısında bir doğa gücü olarak yer alır. Doğanın sağladığı maddeyi kendi yaşamında kullanılabilecek bir biçimiyle mülk edinmek üzere kendi canlı varlığının doğal güçlerini, kollarını ve bacaklarını, kafasını ve ellerini harekete geçirir. Kendi dışındaki doğa üzerinde etkide bulunur ve onu değiştirirken, aynı zamanda kendi öz doğasını da değiştirir. Böylece, doğada uyuklamakta olan güçleri geliştirir ve bunların hareketini kendi emri altına alır.
Karl Marx, Kapital Cilt 1, Çeviren: Mehmet Selik & Nail Satlıgan, Yordam Kitap, s. 181, 182, vurgular bana ait.
Emek, tüm zenginliğin kaynağı değildir. Emek kadar doğa da kullanım değerlerinin (ne de olsa maddi zenginlik bunlardan oluşur!) kaynağıdır; emeğin kendisi de, bir doğa gücünün, insanın emek gücünün ifadesinden başka bir şey değildir.
Karl Marx & Friedrich Engels, Gotha ve Erfurt Programları Üzerine, Çeviren: Erkin Özalp, Yordam Kitap, s. 20, vurgular bana ait.
Keza Marx Grundrisse çalışmasında da ekonomik etkinliği, canlı varlık olarak insanın çevreyle girdiği bir metabolik mübadele olarak düşünmek gerektiğini söyleyecektir. Süre kısıtı sebebiyle biraz seçmece bir okuma yapıyormuş gibi görünebilirim, bunun için özür dilerim. Ancak Marx’taki bu üç tematik noktaya temas etmemin sebebi, birazdan yapacağımız işleri Marksizmden ayrılmak olarak görmediğimi belirtmek istememdir. Özellikle Gotha Programı’nın Eleştirisi’nde Marx açık bir şekilde, kullanım değerinin veya ortak zenginliğin üretiminin insanın bir başına etkinliği olmadığını, yani yerleşik çerçevelerde söylendiği gibi doğadan ayrı bir varlık olarak insanın kendisine dışsal bir doğa üzerinde çalışmasının bir ürünü olmadığını söylemektedir. Marxçı kavrayışa göre zenginliğin somut üretimi, doğanın bir grup kuvvetinin doğanın bir kısmı üzerinde çalışmasının ürünüdür. Şimdi bu fikir ile yeni materyalizm arasındaki bağı seziyoruz diye düşünüyorum, daha açık bir şekilde formüle edelim.
Ekonomik etkinliklerde faillik insanda merkezileşmez, aksine karşımızda insan ve insan olmayanların bir bileşiminden müteşekkil heterojen bir faillik devresi ya da düzenlemesi vardır. Örneğin günümüzde tarım, bitkilerin, sulama sistemlerinin, böceklerin, toprağın, çeşitli kimyasal bileşiklerin, motorlu araçların ve nihayet insanın birbirine eklemlendiği bir eşeyleyenlik devresinin üretimin faili olduğu üretim etkinliğine dayanır. Farklı sektörlerde farklı devreler bulabiliriz: bilişim sektörlerinde “bilgisayarlar + insanlar” gibi. Tabii burada üretilen şey mübadele değeri değil, kullanım değeri anlamında zenginliktir. Bu farkı neyin yarattığını da ele alacağız. Ancak şimdilik ekonomide üretken failliğin insana değil, insanın da bir parçası olduğu heterojen bir bileşik varlığa atfedilmesi gerektiğinin altını çizmekle yetinelim. Bu bileşik varlıklara genel bir isim verelim ve onlara üretken mekanizmalar diyelim. İlk formülasyonuyla ekonomi, çeşitli üretken mekanizmalar vasıtasıyla bir ekosistemin üretilmesidir. İnsan ekosistemleri söz konusu olduğunda da üretken mekanizmalar çoğu zaman insan, teknik makineler/aletler ve diğer canlı ile cansızların bir bileşiminden müteşekkil bir eşeyleyenlik devresidir. Şimdi üretim meselesini ele alalım.
Üretmek, bir şeyi dönüştürmek ve yeni bir şeyin zuhur etmesini sağlamaktır. Burada şeyin cisimsel olması şart değil. Fikir üretmek ve kitap yazmakta olduğu gibi. Şimdi ilişkiler ile ilgili yeni metafizik ilkemizi burada uygulamamız gerekiyor. Üretken mekanizmaların bir doğa parçası üzerinde işleyen bir doğa parçası olduğunu Marx bize söyledi. Dolayısıyla üretmek demek, doğa parçaları üzerinde, onların içerdiği virtüel potansiyelleri yeni bir şeyin zuhur etmesini sağlayacak şekilde edimselleştiren bir kuvvet uygulamaktır. Silikon üzerinde çalışarak bilgisayarlarımız için mikroçip üretmek gibi. Bu yüzden üretmek bir tercüme etkinliğidir, doğanın virtüel potansiyellerini edimsel özelliklere ve şeylere tercüme eden bir süreçtir. Ben üretim etkinliğini alakadar eden bu virtüel potansiyeller sahasına, “her şeyin örtük potansiyelleri” anlamında Virtüel Doğa diyorum. Dolayısıyla ekonomiyi ikinci formülasyonda, Virtüel Doğanın üretken mekanizmalar aracılığıyla edimsel bir ekosisteme tercümesi olarak tanımlayalım. Yani üretirken yaptığımız şey, farklı ekosistemlerin parçaları olan edimsel varlıkları alıp, onları kendi ekosistemimizin bileşenleri haline gelecek şekilde dönüştürmektir. Çeşitli bitki ve hayvanları besin maddelerine, çeşitli cansızları çeşitli sanayilerde işlenen hammaddelere dönüştürmek gibi.
Bu yüzden ekonomiyi, İnsan ve Doğa genel kategorileri arasındaki bir ilişkiler kümesi olarak değil, çeşitli özgül ekosistemler arasındaki bir ilişkiler kümesi olarak düşünmeliyiz. Bu özgülleştirme ayrıca bizi, insan ve doğadan bahsederken kendimizi icra eder bulduğumuz laf ebeliğinden de korur. Zira böylece “insan ve doğa” arasındaki yitik bir birliği diriltmeye çalışan melankolik tınının yerini, ekosistemler arasındaki somut ilişkilerin tadiline ve dönüşümüne dair pratik bir bilgelik ve politika alabilir: yani “somut durumun somut tahlili” ve somut müdahaleler.
Ekonomi son olarak daha da önemli bir unsur içerir. Onun yuva düzenlemesi olduğunu söyledik. Dolayısıyla her düzenlemenin bir biçimi veya tarzı vardır. Marx’ın üretim tarzı kavramını da çağırırsak, ekonomide üretken mekanizmaların nasıl çalışacağını, onun unsurlarının neler olacağını, üretilen şeylerin hangi biçimleri alacağını ve bunların ekosistemin canlıları arasında nasıl bölüşüleceğini tayin eden bir işleyiş rejimi veya mantığı bulunur. Bu mantık, üretimin eyleyenlerini örgütler ve sektörlere dağıtır, üretime bir işleyiş tarzı dayatır, son ürünlerin bölüşümünü sağlar. Yani üretken mekanizmalar şeylerin virtüel potansiyellerini edimselleştiriyorsa, mantık da nelerin hangi eyleyen bileşimleri tarafından nasıl edimselleştirileceğini ve son ürünlerin eyleyenler arasında nasıl bölüşüleceğini, yani erişim haklarını tayin eder. Dolayısıyla mantık dediğimiz şey, hak ve yükümlülüklerin, kural ve yönergelerin, biçim ve tarzların oluşturduğu bir varsayımlar kümesidir. Bu yüzden üretim dediğimiz süreç, şeylerden bu varsayımlara uygun potansiyellerin seçilimi sürecidir. Şimdi genel ekonomiyi özetleyelim. Ekonomi bir mantık veya işleyiş rejimine dayanan üretken mekanizmalar aracılığıyla;
1) üretimin eyleyenlerinin seçilerek üretken mekanizmaların kurulması,
2) çeşitli ekosistemlerin unsurlarının seçilerek hammaddelerin çekilmesi,
3) hammaddelerdeki belirli virtüel potansiyellerin seçilerek edimselleştirilmesi,
4) edimselleşmiş unsurlarla bir ekosistemin örgütlenmesi,
5) üretilen ekosistemi oluşturan son ürünlerin üretimin canlı eyleyenleri arasında bölüşülmesi,
6) o ekosistemde tüketilemeyen artık veya atıkların çeşitli ekosistemlere verilmesi sürecidir.

Şimdi somutlaştırmak için kapitalizmi ele alalım.Kapitalizmin mantığına sermaye diyoruz. Sermaye üretimin eyleyenleri olarak insan bedenlerini kökensel veya ilksel birikim ve sömürgeleştirme vasıtasıyla seçer. Bu seçme sürecine proleterleştirme diyebiliriz, yani Marx’ın deyimiyle “yaşamak için emek-güçlerini satmak dışında hiçbir olanakları kalmayan” insan bedenlerinin üretimi. Ayrıca kökensel birikimin madencilik, ormancılık ve plantasyon gibi araçlarla üretimin canlı ve cansız hammaddeleri ile eyleyenlerini seçtiği bir yanı da bulunur. Bu yan, kapitalist ekosistem ile, kapitalist olmayan insan ekosistemleri ve insan olmayanların ekosistemleri arasında vuku bulan şedit bir mübadeleye işaret eder: Amazon ormanlarının yağmalanması örneğinde olduğu gibi. Bu yüzden sömürgeleştirme ve hammaddeleştirmenin kapitalist ekonominin olmazsa olmaz bir üretken mekanizması olduğunu söyleyeceğiz. Benim burada hammaddeleştirme dediğim süreç, sosyal bilimler ile eleştirel ekoloji çalışmalarında harfiyatçılık (extractivism) olarak da tartışılmaktadır.Bu proleterleştirme ve sömürgeleştirme devresi, insan ve insan olmayanları üretimin eyleyenleri haline getirir. Bunlara eklemlenen teknik makine ve aletlerle birlikte bir kapitalist üretim devresi kurulmuş olur. Bu üretken mekanizmanın mantığı, yani sermaye, insanları karşılığı ödenmiş veya ödenmemiş ücretli emek; hayvanları ve diğer canlıları köle emeği; teknik makineleri ise birer uzantı olarak işe koşar.
Kapitalist üretim bir kez örgütlendiğinde, bölüşümün ilkesi sermayeden alınan paylar olarak cisimleşir. Marx bunlara gelirin üç temel biçimi der. Kapital’in üçüncü cildindeki ünlü “üçlü formül” analizinde bu üç gelir biçimi “Ücret, Rant ve Kâr”dır. Bugün buna belki borcu da ekleyebiliriz. Her halükarda, kapitalist ekosistem içinde üretilen her şey meta biçimine bürünerek bir fiyat etiketiyle göstergeleşirken, üretimin eyleyenlerinin bu ürünlere erişim hakları da sermayeden çektikleri paylarla tayin edilir. Yani meta biçimini almış tüketim nesnelerine erişim haklarımızı düzenleyen şey, sermayenin gösterge rejimidir. Sermayenin gelirlerle bölüştürdüğü şeyler de aslında bir doğa parçası olarak kapitalist ekosistemi dolduran ekosistemik unsurlardır. Örneğin gelirimle erişebildiğim besin maddeleri, benim kapitalist ekosistem başta olmak üzere çeşitli ekosistemlerle metabolik mübadelemi tayin eder ve sınırlar.
Dolayısıyla kapitalist ekosistemde virtüel doğanın edimsel nesnelere tercümesinin iki boyutlu olduğunu görüyoruz. Bir yanda çeşitli cansız ve canlıların somut emekleriyle gerçekleşen ve kullanım değerleri olarak tüketim nesnelerini üreten bir tercüme süreci var. Fakat bu ürünler aynı zamanda sermayeye özgü bir semiyotik makine tarafından fiyatlara; ürünlere erişim hakları ise gelir biçimlerine tercüme edilir. Birincisine metalaşma, ikincisine ise sermayeleşme diyeceğiz. Dolayısıyla kapitalist ekosistemde ürünlerin üretim eyleyenleri arasındaki bölüşümü, niceliksel bir mübadele rejimine dayanarak işleyecektir.
Bizim için burada önemli olan iki şey var. Birincisi, kapitalist üretken mekanizmaların insan bileşeninin durumu. Şimdiye kadar formüle ettiklerimizden hareketle, sermayeden alınan pay olarak gelirin kapitalist ekosistemin temel çalışma motivasyonu olduğunu söyleyebiliriz. Zira gelirle ekosistemin cisimsel ve cisimsiz unsurlarından, yani ortak zenginlikten bize ayrılan paya erişiriz, bu bir hayat memat meselesidir. Fakat işler bununla da kalmaz. Gelir ayrıca üretimin eyleyenleri arasında zevkleri, hazları ve acıları da bölüştürür. Yani insan bedenlerini baz alırsak, onlar sadece besin, konut vs. gibi ihtiyaç maddelerinin yoksunluğu tehdidiyle değil, ayrıca haz ve zevklerin cazibesiyle de işe koşulurlar. Dolayısıyla her ekonomi gibi kapitalist ekonomi de aynı zamanda canlı eyleyenleri seferber etmeye yarayan bir libidinal ekonomi içerir. Libidinal ekonomi, her ekonominin ayrılmaz bir parçasıdır.
Bu da bizi ikinci bir noktaya taşır. Kapitalist ekosistemde tüketimin örgütlenme biçimi, insan bedenlerini çalışır tutmaya, dolayısıyla büyük bir insan kümesini ücretli emeğe mahkum ederek sermayenin kârını arttırmaya dayanır. Aslında tüm ekosistemler gibi kapitalist ekosistem de kendi sürekliliğine yatırım yapar. Bu yüzden bu ekosistemin diğer ekosistemlerle ilişkisini tayin eden şey de bu süreklilik, yani kendini sürdürme ve yayılma arzusudur. Öyle ki bu durum kapitalist olmayan her tür insan ekosisteminin yıkımını, o ekosistemlerdeki insan bedenlerinin ücretli emeğe sürekli tercümesini gerektirir: bu yanıyla, sömürgeleştirme biçimi altında veya değil, proleterleştirme sürekli bir hâl alır. Bu süreklilik ayrıca, kapitalist ekosistem içindeki dayanışmacı ekonomilerin ve kapitalist veya insani olmayan ekosistemlerin yıkımının da sürekliliğidir. Genel bir formüle dönüştürürsek, kapitalist ekosistem ancak, kendi içinde komünist eğilim ve pratikleri, kendi dışında farklı ekosistemleri daima yıkıma uğratarak kendini yeniden üretebilir. Fakat diğer yandan Marx’ın ortaya koyduğu “kâr oranlarının düşme eğilimi yasası” gereği kapitalizmin maruz kaldığı genişleme baskısı yüzünden, insani olmayan ekosistemlerin unsurlarının sürekli daha geniş bir ölçekte hammaddelere ve bu ekosistemlerin atık depolarına dönüşmesi de gerekir. Kapitalist ekosistemlerle insani olmayan ekosistemler arasındaki ilişki, bu yüzden kaçınılmaz bir tahribat biçimini alır. Bütün bunların temel hedefi, genel bir doğa veya canlı sömürüsü de değildir üstelik, sonucu bu olsa da. Aksine asıl amaç sürekli olarak ücretli emeğin ücretlerini aşağı çekerek kâr oranlarını arttırmak, her şeyi özel mülkiyete, ortak zenginliği ise meta biçimine dönüştürerek biriktirmektir. Dolayısıyla gezegen çapında kapitalizmin sebep olduğu tahribatın ardındaki arzu insan bedenlerini çeşitli düzeylerde tahakküm altına alma arzusudur. Ekolojik yıkımın ardındaki acı gerçek, onun bütün hedefinin insanlar arasındaki tahakküm ilişkilerini güçlendirmek olmasıdır.
Bu tahakkümü sürdürme arzusu, sermaye ile ataerki, etnik ayrımcılık ve ırkçılık, inanç ayrımcılığı gibi yapılar arasındaki ittifakların da özünü oluşturur. Bu yapılar kapitalist ekosisteminin işler parçaları ve kapitalist ekonominin koşullarının başat unsurlarıdır. Bu yapılar sayesinde kapitalizm bir yandan gelir farklılıkları üretir ve bunları sistematikleştirir. Bütün bu ayrımcılık veya toplumsal eşitsizlik yapılarının öncelikle kapitalist devletlerle bağlılaşım halinde kökensel birikimin üretken mekanizmaları olduğunu söyleyeceğiz. Zira bütün bu yapılar, insanların yaşamları, bedenleri ve ne olabilecekleri hakkındaki karar kudretlerinin ellerinden alınmasına, temellük edilmesine karşılık gelir. Bu kökensel temellük hareketiyle proleterleştirilen kitleler, toplumsal olarak belli gelir, haz, zevk ve acı paylarına da karşılık düşen cinsiyet, cinsel yönelim, ırk, etnik kimlik, dini kimlik gibi konumlara dağıtılır. Bu açıdan proleterleştirmeyi bu yapılar olmaksızın düşünemeyiz. Kapitalist ekonomiyi özetlersek, bunda şu temel tercüme süreçleri yer alıyor:
1) İnsani olmayan ekosistemlerin unsurlarının madencilik gibi etkinlikler aracılığıyla hammaddelere tercümesi ya da harfiyatçılık;
2) Kapitalist olmayan insan ekosistemlerindeki insan bedenlerinin sömürgecilik gibi etkinlikler aracılığıyla ücretli işçiye tercümesi ya da proleterleştirme;
3) hammaddelerin kapitalist üretim aracılığıyla meta biçimini alan ürünlere tercümesi ya da metalaştırma;
4) her tür zenginlik biçiminin sermaye paylarına tercümesi ya da sermayeleştirme.

Kapitalist ekonomide virtüel doğanın potansiyellerinin seçilimini belirleyen şey işte bu dört temel tercüme sürecinin istikrarının ve sürekliliğinin sağlanması güdüsüdür. Bu yüzden insanlar için çeşitli eşitsizlik yapıları oyuna sürüldüğü gibi, insanlar ile insan olmayan canlılar arasında da bir köle-efendi ilişkisi kurulmaya çalışılır. Kapitalizmin bunca yıkıcılığının sebeplerini araştırmaya buradan başlayabiliriz.
Son söz olarak daha ciddi ama açık uçlu bir meseleye temas etmek istiyorum. Bu mesele belli bir ekosistemin üretim tarzının değişimi meselesi. Ekonominin belli bir canlı için virtüel doğanın potansiyellerinden belli potansiyellerin seçilmesini sağlayan bir mantığa sahip olduğunu formüle ettik. Bu seçilim sürecinin diğer yanı, farklı potansiyellerin sürekli bastırılmasıdır. Fakat bu potansiyeller gerçek olmaktan çıkmaz, daima gerçekliğin erişilemez bir parçasını oluşturur. Dolayısıyla, belli bir ekonomi bu potansiyelleri ne kadar bastırırsa bastırsın ekonomik denetimden kaçan bir karşılaşma, o ekonominin sınırlarını aşan bir ilişkiyi tetikleyerek bastırılmış potansiyellerin edimselleşmesine neden olabilir. Aslında virtüel potansiyeller ekosistemleri asla terk etmezler, Deleuze’ün deyimiyle onu “bir sis gibi” kuşatırlar. Bu yüzden ekosistemlerin işleyiş biçimini ve üretim tarzını dönüştüren olayların temelinde, canlılar ve cansızlar arasında kurulan eşeyleyenlik devrelerini düzenleyen ekonomik kuralların bir ihlali vardır. Tıpkı, kapitalist toplumları sarsan 20. yüzyıl komünist devrimlerinin, insan kitlelerinin birbirleri arasındaki, teknik makineler ve diğer ekosistemlerle insanlar arasındaki ilişkileri dönüştürmesinin yatması gibi. Dolayısıyla bastırılan potansiyellerin ekosistemlere musallat olması söz konudur. Evrim de sonuçta böyle bir şey değil midir? Evrimde de sonuç olarak habitatın değişen koşullarına değişerek yanıt verebilecek potansiyellere sahip bir canlı grubunun yeni bir türe dönüşmesi söz konusudur. Hem devrim hem de evrim gibi büyük dönüşümler bizlere, mevcut edimsel ilişkilerimizin yerini başka ilişkilerin, mevcut gerçekliğimizin yerini bambaşka gerçekliklerin alabileceğini hatırlatıyorlar. Bu yüzden ekosistemik düzeyde de dönüşüm sorunu, henüz edimsel olmayan potansiyelleri edimselleştirme sorunu olarak formüle edilebilir. Bu da insanlar arasındakiler kadar insanlar ile insan olmayan canlı ve cansızlar arasındaki mevcut ilişkilerin sorunsallaştırmasının da geleceğe giden yol olduğunu gösterir. Dolayısıyla somut sorularımızı şöyle formüle edebiliriz: Mevcut ekosistemimizi şu anki haliyle hangi üretken mekanizmalar, hangi işleyiş biçimleri altında üretmektedir? Bu üretken mekanizmaların bileşenleri nelerdir? Bu bileşenler arası ilişkiler nasıl yapılandırılmıştır? Kapitalist ekonomiden kaçan, eşitlikçi yeni bir ekonominin işaretleri nelerdir? Bu işaretleri üreten kapitalist olmayan üretken mekanizmalar var mıdır? Varsa onları nasıl bitiştirip birbirine eklemleyebiliriz? Yoksa nasıl ve ne şekilde yeni üretken mekanizmalar icat edebiliriz? Bu sorular ideal sorular olmasalar da içinde debelendiğimiz ekolojik krizle hemhal olmaya başlamak için birer başlangıç noktası olabilir.
Dinlediğiniz için teşekkür ederim.
